DivShare
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Örgütlerde Psikolojik Sorun ve Şikayetler
2 Ağustos 2012 Perşembe
22 Temmuz 2012 Pazar
Duyuru
Siz değerleri okurların isteklerine hitaben yorumlarınızı bekliyorum, saygılarımla..
28 Haziran 2012 Perşembe
Karanlığın İçindeki Kafes
24 Haziran 2012 Pazar
ORTA DOĞU- SON OYUN
22 Haziran'da ne oldu? Düşürülen jetimizin arkasındaki gerçek ne?
Abd'nin 11 Eylül'den buyana yürüttüğü global dünyada yeni düzenin hayata geçirilmesi projesinin, askeri boyutlarının bir devamı niteliğinde olan Suriye'nin rolü çok büyük. Baba bush' den buyana İslam ülkelerinin üzerine yıkılmaya çalışılan terör yaftası sonuçlarını almak için provake edilen ikiz kulelerin yıkılması, hyper bir gücün son saund ayarlarını yapan kişilerce büyük bir çöküşün arefesinde olan Abd'nin yaşadığımız çağdaki son hamlelerini gerçekleştirmektedir. Bu bakımdan; Suriye, şimdiye kadar işgal edilen, saldırıya maruz bırakılan yahut politik ve silah zoruyla rejimi değiştirilen ve kaosa sürüklenen islam ülkelerinin içinde çok farklı bir konuma sahiptir. SSCB'nin yıkılmasından buyana Rus'ların dünya literatürü üzerindeki etkinliklerinin silinmesi, kendi iç meseleleri üzerine yoğunlaşmaları, ekonomik güçlerini yapılandırmak üzere dış etkinliklerini azaltmaları, ABD yerleşkeli emperyalist gücün harekete geçmesi için son derece yumuşak bir zemin hazırlamıştır. Bu fırsatın kapılarını sonuna kadar kullanmaya and içmiş kişi veya kişilerin yada oluşumların milyarlarca dolar harcayarak kurmaya çalıştıkları etnik projenin sosyo- ekonomik değişimi hedefleyen tek tip insan modeline geçiş için, kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağı bir kıyımı başlatmıştır. Herkesin dilinde olan 3. büyük savaş esasen 11 Eylül tarihinde başlatılmıştır. İnsanların şuur altına yüklenen demokrasi ve özgürlük kelimelerinin karşılığı olarak terörü oturtmaları, yapacaklarını haklı çıkarmanın dünya üzerindeki baskısından başka bir şey değildir. Bu yolla netice arayan oluşumun en zorlu virajlarından biridir SURİYE.

Rusların elinin güçlenmeye başlaması, ekonomik düzeylerinin yükselişi, askeri alanda yeni teknolojilere yönelmeleri eski SSCB döneminin gücüne dönüş hazırlıkları, hesapları olanların pekde işine gelmiyor. Gürcistan savaşı bunun bir provasıydı. Bu savaşı Ruslar kazanarak hala etkin bir güç olduğunun altını çizmiştir. İran denemesi ve akabinde Suriye bu çekişmenin hangi boyutlara gideceğini şimdiden bize işaret ediyor. Suriye'nin Ruslar için önemi ne kadar büyükse Abd yerleşkeli güç içinde o kadar tehlikelidir. Rusların Akdenizdeki tek ve yegane üssü buradadır. Lazkiye konuşlu Rus üssü, bölgede çıkarları olanlar için bir tehdit oluşturmaktadır. Dikkat edin dünya ekonomisi üzerinde paranın en yoğun döndüğü bir bölgededir Akdeniz. Ayrıca yeni düzende kurulacak bir hyper devletin oluşum sahasıdır. Bu bakımdan paravan bir güç olan Abd sadece bir lejyon devlettir. Vakti gelince gözden çıkarılacaktır. Bunun gerekçelerini veya püf noktalarını kendi iç borçlarına bakarak söylemek kısmen mümkündür. Bu borçların büyük bir kısmı dış kaynaklı ülkeleredir. Yani Abd bilinçli olarak borçlu tutulmakta ve bu borç ülkenin çöküşü için bir silah olarak ileriki zamanlarda kullanılacaktır. Abd'de yaşayan insanların değişik kökenli ve milletlerden oluşturulmasının amacı gevşek bir bağla bir arada tutulmak istenmesindendir. Gerektiğinde bu bağın çözülerek bir iç savaş çıkartmak çok kolay olacaktır. Bu kobaylardan oluşan lejyon devletin ömrü zaten çok uzun olamaz, olmayacakta. Son çeyrek asırda gerçekleşen olaylar ABD'yi iyiden iyiye zora sokmuştur. Bu nedenle bu ülkedeki gizli güç elini çabuk tutmak isteyecektir. Onların tasvurundaki projelere sadık kalanların misyon yürütme çabalarıda bundan kaynaklıdır. Obama bunun eseridir. Ancak oda dünya üzerindeki misyonunu gereğince yerine getirememiştir. Önümüzdeki seçimlerde kazanması mümkün görünmemektedir. Kazanacak olan kişinin uygulayacağı politikalar genelde savaş konuşlu olacaktır. Bu savaşın merkezi ( Suriye, Türkiye, İran, Azarbeycan, Ermenistan, Irak, Pakistan)
Olacağı su götürmezdir. Bölgede tırmandırılmak istenen gerilimin nedeni projedeki zaman kaybının önüne geçilmek istenmesidir. Çok para ve zaman kaybedilmiştir. Telafisi ise Türkiye'nin bir an evvel aktif bir oyuncu olarak ileri sürülmesidir. Bunun için Hem siyasi iradenin hemde halkın üstünde psikolojik olarak baskı yapmaktır. Son zamanlarda gerçekleşen terör eylemleri olsun, F4 savaş uçağımızın düşürülmesi olsun bu oyunun bir senaryosudur bu. Biz Türklerin kararsızlığı, etkin bir şekilde boyunduruk altına alınamayışımızın bir bedeli olarak uyguladıkları bu kan politikası ile halk ve siyasi irade kışkırtılmaktadır. Bu noktada yapılacak en önemli husus hassasiyetleri gözeterek, milli çıkarlar dahilinde savaşı göz ardı ederek hareket etmektir. Hiç bir şekilde başka ulusların iç politikalarına müdahele ederek, kendi çıkarlarını empoze etmenin haklı bir yanı yoktur. Demokrasi bir rejimdir isteyen kullanır istemeyen kullanmaz. Sosyalizimde bir rejimdir, globallik adına tek kutba doğru itilmek istenen ülkelerin kendi kültürlerinden, değerlerinden, ahlaki ve ananevi değerlerinden vaz geçirmeye çalışmak iddiasında bulundukları insan hak ve özgürlüklerinin ne kadar bağnaz ve yobaz olduğunun bir ispatıdır. Demekki iddiasında bulundukları rejim o kadar iyi bir şey değil.
Bunu savunabilmek için döktükleri kan ve yaptıkları alçak eziyetleri görmezden gelemeyiz. Kaybettiğimiz kültürel ve sosyal değerlerimizi unutmayalım. Gittikçe yabancılaştığımız milliyetimizi kendimiz sorgular olduk, kendi milliyetimize düşman olanlarımız var. Bu nice bir haldir ki hangi zemine mesnet bir şekilde tutunup kendi ahval ve değerlerini hiçe sayar? Böylelerinin esasen ABD içindeki bu güç odağının belirlediği insan tipi olduğunu unutmayalım. Bunlar ülke için bir tehdittir. Bunlar sınır ötesindeki düşmandan daha tehlikeli bir düşmandır. Bunlar içeriden silahsız savaş yürüten, bir ülkenin temelini oluşturan tüm değerleri aşındıran ve sorgulatan Emperyalizmin askerleridir. Bunlar önemli noktaları tutmuş maddi güçleri yüksek, yaşam seviyeleri oldukça iyi, her meslekten ve seviyeden insanlardır. Kendi içimizde süren bu global savaşı durduramazken, komşu ülkelerdeki aynı gerekçeli savaşlara ve sıkıntılara müdahil olmak aptallık değilde nedir? Mustafa Kemal Atatürk'ün, o büyük liderimizin bugünleri o zamandan görerek söylediği '' Yurtta sulh cihanda sulh'' sözünün ne kadar doğru olduğu ortadır. Unutmayalım ki Atatürk'ün vefatından sonra ülkemiz üzerinde etkinliklerini doruk noktasına çıkartan bu gizli gücün bizi dünya üzerinde ekonomik refah ve teknolojik düzeyden 50 yıl geriye atmaları, bugün uygulayacakları politikaların bir çalışmasıydı. Hiç bir zaman sanayide ve bilimde ilerlememizi istemedikleri gibi kendi kaynaklarımızı kullanarak bizi borçlu çıkartmışlardır. Halada bu politikaları etkin bir şekilde kullanmaktadırlar. Değerli cevherlerimizi sömürebilmek adına, bölgedeki coğrafik konumu gereği, dünya üzerinde önemi büyük olan topraklarımızı kendi çıkar ve arzularına göre kullanmanın hesaplarını yapan bu gizli gücün bölgede etkinlik sağlayabilmesi ya işgal yoluyla yada rejimlerin onlardan emir alan yöneticilerden oluşmasını gerektirmektedir. Unutmayın! Atatürk'ün gençliğe hitabesi bunu işaret eder! Bugün yaşananlar 3. dünya savaşının en sessiz halidir, ancak bu sessizlik çok uzun sürmeyecek. Parası ve zamanı azalan global gücün bölgede büyük bir savaş çıkartması an meselesi. Dünya nüfusunun büyük bir kısmının harcanabilirliği üzerinde duran bu güç, büyük bir savaştan yapacağı karı hesaplamaktadır. Milletlerin ve devletlerin yok oluşu onların planlarının bir parçası değil esas noktasıdır. Ana temelidir ve bu noktada bizim milletimizde harcanabilir milletler arasındadır. Bölgede çıkacak savaş konvasiyonel olmaktan sıyrılıp, nükleer bir savaşa döndürülecektir keza İran'a yönelik saldırıların nedeni bunun altının doldurulması içindir. 11 Eylül'de aslı olmayan iddialarla ortaya atılmış, bu savaşın başlatılması için tezgahlanmıştır. Bütün dünya bu tezgahtan geçirilmek isteniyor. Biliniz ki insanların çoğu yok olacak, ne kadın ne çocuk ayırt edilmeyecek. Hayvan ve bitki örtüleri tarih olacak Yüzlerce yıl hiç bir insanın ayak basamayacağı radyo aktif bir yasak bölge oluşturulacak, bu bölgelerde özel donanımlarla yer altı kaynakları sömürülecek hiç kimseye hesap verilmeyecek bir döneme girilecektir.
Büyük savaşlar küçük bahanelerin üstüne oturtulmuş, büyük çıkarların bir hesaplaşmasıdır. Uçağımızın düşürülmesi bu bahanenin oluşturulması için atılan bir adımdır. Amaç ne Suriye'deki rejimin bozukluğu nede insan hak ve özgürlüklerinin iyileştirilmesi. Tamamen kült çıkarlarını artırmak uğruna, böyle nedenlerin arkasında siper almış hainlerin kazanma hırsıdır. Buna mukabil, onlara karşı durabilecek bir kaç devletten biri olan Rus'ların bölgede tetikde beklemeleri, güney ordularını teyakkuza geçirmelerini başka nasıl yorumlarız. Uzun zamandır bugünü planlayanlar, yüzmilyonlarca hatta milyarlarca insanın ölümüne çoktan imzayı atmış an ve an o günün geldiğini bize hatırlatmak istiyorlar. O uçağı düşüren Suriye değildir, kıyamet günü gibi bir savaş başlatılmasını planlamış olan yahudi bir oluşumun tertibidir. Düğmeye basan parmak her ne kadar Suriye'linin olsada insanları bu noktaya sürükleyen gerçek o ki, 11 Eylül'ü tertip edenlerin o tarihden bu yana yaptıkları dayatmalar, işgaller, estirdikleri terör ve kaosun bir sonucudur.
Hala bulunamayan pilotlarımızın sağ olduğunu dilemekten başka bir şey elden gelmiyor. Ancak; onların istediklerini vermemekte bu pilotlarımızın değerli yaşamlarını onure etmek adına önemli bir adım olacaktır. Biz kendimizi ve sorumluluklarımızı bilmek zorundayız. Milletçe, tarihi boyunca yaşadığı topraklar üzerinde haksızlığa meydan bırakmamış, insani değerleri öncelikli tutmuş, kültürüne, geleneklerine ve milli değerlerine daima sahip çıkmış bir ırk olarak, asla bunu unutmayalım. Verilecek kararların; çocuklarımızın geleceğini, varlığımızın teminatını elimizden alacak, fütursuzca etkenlerin tahrikiyle olmamasını diliyorum. Dış etken ve tahriklerle bir ülke yönetilmeyeceği gibi, unutmayınız! elde edilecek çıkarların bir gün aleyhinize dönecek olmasıda kaçınılmazdır. Milletiyle kucaklaşmayan, yeryüzünde hiç bir toplum içinde huzur bulamaz. Kendi içinde doğru kararlar verebilmenin en sağlam yolu, miletiyle bütünleşmiş bir yönetimdir. Zaten milletinden gücünü almayanların içinde bulundukları durum ortadadır. Onların ne kadar kolay bir hedef olduklarını son on yılda hepimiz gördük. Son iki yıldır şiddeti artan saldırıların yapıldığı ülkelere bakınca bu çok daha kolay anlaşılır.
Üsütümüze düşen görev milletçe birbirimize sımsıkı bağlanmaktır. Her ne olursa olsun, ''Denize düşen yılana sarılır'' mantığını bir kenara iterek bizi yönetenleri gerekirse uyarmalıyız. Halk bu güce muktedir dir. Seçimlerde oy isteyene, kazandığında hesap sorma yetkisi vardır. Nasıl ki onlar kendi atadıkları memurlara bunu söyleye biliyorsa halkta atadığı hükümete bunu çok rahat söyleyebilir. Böyle bir sistemde hiç kimse tarafından sorgulanan bir açık bırakılmaz. Halk ve yönetim iç içedir, topyekün bir hareket söz konusudur. Hiç bir çıkara ve odağa meydan verilmez. Ancak bu takdirde güçlü bir Türkiye, dünya coğrafyası üzerinde barışın ve insanlığın savunucusu olacaktır.
Ortadoğuda çevrilen filimin, kalıtsal sonuçları halka açıklanmalıdır! Gizlenen gerçeklerin getireceği acı, ızdırap ve kaosun boyutları bilinmektedir. Son otuz yıldır hazırlığı süren senaryonun halkımıza yaşatacağı kabuslar, başımızdakilerin gizli çıkarları ve saman altı yürütülen politikalar ne yazık ki bu millete yakışır bir davranış değildir. Sizlerin üç beş kuruşa tenezül ederek, haysiyet ve onurundan vaz geçmiş bir vatan evladı olduğunuza gönül inanmak istemiyor. Bunun bedelini milletçe ödemekten gocunuyoruz. Bu çok açık, gerektiğinde millet kendi öz savunmasını kurmaktan ve özlük haklarını kullanmaktan geri kalmayacaktır. Miletinin refahı ve geleceği üzerine çalışmayan, dış odaklı çıkarlara bir kaç kuruş için boyun eğen aciz yönetimlerin bu ülkede yeri yoktur. İşlenen günahın tövbeside olamaz.
Bütün bunlar ışığında ülke geleceğini direkt etkileyecek kararlar verilirken, milletini göz ardı etmeyecek bir yol izlenmeli. Kararlar verilirken siyasi değil, milli çıkarlar gözetilmelidir. Aksi takdirde bedeli millete ödetilen kararların hesabı sizlere sorulacaktır.
Düşen onurlu TÜRK ORDUSUNUN bir uçağıdır, ancak çoktan başlamış bir savaşın üstüne basılmış bir mayınıdır. Şimdi bu mayın patlarsa sonuçları ne olur, biz bunun üstünde duralım.
22 Haziran 2012 Cuma
Aşk Acıtır
Bu son zamanı kalmadı yaşanacak bir an
Bırakmadı tutunacak bir dal yarınlarıma
Sabrımı sınıyor, acılar deliyor bağrımı
Rüzgârında öldür! Kaderin en keskin uçurumunda!
Vefakâr yüreğim vuruldu, hainsin..
Yıkık ve perişan bana günah değilmi?
Ey ömrümün hebası seninle hesabım!
Bu canı sana ben ezdireyim mi?
Tuttuğum ne kaldı elimde, sakın ağlama!
Yalanmış sevdası ayakta kal, dur! Yıkılma!
Bir hiçmiş keder oldu yok say deli yüreğim
Bu kadar mı kolay yıkılmak, ölmek uğruna.
Kendimi dinliyorum, bakıyorum çok uzaklara
Mavisinde denizin kendimi arıyorum
Martıların cıvıltısı ve dalgaların uğultusunda
Yosun kokan saçlarını, kahretsin seni görüyorum.
Bu zamanda bana sensiz bir hayat
Çölde yaşamak gibi yaşamak olur
Anladım ki hiç çıkmayacaksın aklımdan
Sensizliği yaşamak yaşamaksa haram olur.
İçime hapsolmuş nefesin duruyor
Gel vur hançeri çekip gittiğin yerden
Hiçbir ızdırap bu canı acıtmazdı
Canımı senden kalan hatıran yakıyor.
Altan İlhan ARSLAN
6 Mayıs 2009 Çarşamba
AHLAKİ TEMELLER ÜZERİNE BAKIŞ
SORUMLULUK

Emerson şöyle der : ‘’ Bugün en önemli şeyin hiç kimse tarafından aldatılmamak olduğunu sanırsın. Ama hayatının güneşi asıl senin hiç kimseyi aldatmamağa çalıştığın gün doğacaktır.’’ Pazardaki satıcıya ‘’Hesabınız yanlış, benden az para aldınız!’’ demek, bugün için tuhaf bir şeydir.
Hepimiz kendi hesaplarımızda aldanmamak için mücadele ediyoruz. Bu yüzden o güneşli gün henüz doğmuş değil.
İnce hesaplı olmak, sorumluluğu doğru hesaplamak, gerekirse kendine kıyabilmek demektir. Günümüzde var olmayan bir durumdan bahsediyoruz. Bu hesabı insan yalnız hesap yapması gereken yerde değil, her şeyde, bir şey alırken, bir şey verirken, sorumluyken, haklıyken, iyilik ederken, teşekkür ederken, her yerde ve her zaman yapabilmelidir. Hesabı çok kuvvetli olanlar bile bazı rakamlarda yanlış yapabilirler.
Bir insanın ruhundaki asalet teşekkür etme kabiliyetiyle anlaşılır. Teşekkür ruhtan gelen bir sorumluluk duygusudur, tıpkı topraktan çıkan çiçek gibi.
Teşekkür hesaplı bir şey değildir, tanrısal bir hesap sanatıdır; bu sanatta bir menfaat yoktur. Bu dine benzeyen, insanı Allah’a yaklaştıran bir duygudur.
İçimizde sorumluluk duygularının yeniden canlanması küllenen bir ateşin yeniden yanmasıdır. Sorumluluk duygusunun ölmesi, her şeye boş vermek, vazifelere yan çizmek, anlaşmaları bozmak; bozduğu bir işi düzeltmeye aldırmamak ise ruhen çökmek, ihtiyarlamak demektir. Rahatlığı bu şekilde, boş vermede bulan bir insan kendi kuyusunu kazdığının, boş verdiği şeylerle neler kaybettiğinin farkında bile değildir.
29 Nisan 2009 Çarşamba
=Zaman Artık Geriye Sayıyor=
Her zaman iyi dileklerde bulunmak istemişimdir.En kötü günümde bile benden daha kötü olana el uzatmak,düşeni kaldırmak ona destek olmaktı yaşam felsefem.İnsanlara iyilikle bakmak, hiç bir şey yapamasanda ondan çıkar ummamak,kötülük yapmamak veya aklından geçirmemek,iyilik yapmış kadar değer bulur.Oysaki, şu insanların haline bir bakın ne kadar acınacak ve ibretlik duruyor.Kendi içinde; inancını körelten,iyilikle yaşayan, inandığı gibi yaşayan halkına kötülüğü reva bulan iblisin yer yüzü temsilcileri maalesef bu defa ipin ucunu kaçırdılar.Artık sınır tanımaz bu hareketlerin elbet bir karşılığı olacaktır.Asla, iyilik kötülüğe yenik düşmemiştir ve asla kötülük cevapsız bırakılmamıştır.Sabrın, zamanı dolmadıkca ve her cenin hayat bulmadıkca o büyük azap yere ayak basmayacak.Bu hislerimi sizinle paylaşmak benim için o kadar kolay değil,kendimi farklı buluyorum düşüncelerim başkalarıyla örtüşmüyor.İçinde bulunduğumuz zamanın, belkide dünya tarihinde en kirletilmiş en alçak en karanlık çağ olduğunu söyleye bilirim.Nedenini söylememe gerek yok zaten siz her şeyi görüyor, duyuyor, yaşıyorsunuz.Şu ülkenin içinde bulunduğu hale bir bakın,dünyadan vaz geçtim çevreme bakar oldum insanın keşke kör olsaydım,sağır olsaydım hiç doğmasaydım diyesi geliyor.İğrençlik her geçen gün büyüyor ve her geçen gün kötülük her hanenin içine sirayet ediyor.Ahlak bitti bitiyor,namus hızla eriyor iman elden gidiyor ve tek bir şey büyüdükçe büyüyor oda kötülük ve içinde barındırdığı korkaklık ve aşağılık duygusu.Nerden nereye,şöyle bir bakınca tarihe gelinen nokta içler acısı.
IZDIRAP
Artık çok yakın
Azabın kapıları aralanıyor
Ruhum engel olamıyor
Tutamıyor artık gücüm kalmadı
Yeryüzüne bakıyor Mahşerin iblisi
Titriyorum ve o kadar yalnızım ki
Direnecek
Yaslanacak bir dayanak arıyorum
Her şey bitti… Artık kâbus zamanı
Dünya gidiyor o korkunç kadere
Dönüşü azaba olacak
Bu kez güneş gülmeyecek
Gözleri açılan her bedene
Yazıldığı gibi söylenecek
Izdırap, artık senin
Layık olduğun gibi yaşa!
Korkuyla bakan gözlerine
Korkunun bin hali üflenecek
Çığlıkları duyuyorum
Dehşete kapılmış haykırışları
Ağlayışlara ve yalvarmalara
Korkuyla diz çöküp aman dileyenlere
Kapandı kapı
Kör gözler açılacak
Toprağa karışan bedenler
Ete kemiğe gelecek.
Karanlıkta aman dilemeyenler!
O karanlık dile geldiğinde
Örtüsünü çekip üstünüzden aldığında
İğrençlik içinizden türlü türlü
Mahşerin yaratıkları gibi
Etrafınıza halka kurduğunda
Sizi, ne duyan bir kulak
Nede gören bir göz kalacak
Izdırap…
Ateşin çekindiği suyun toprağın titrediği
O, ‘ol’ diyenin emri
Taş eridi toprak oldu
Ateş çekildi duman oldu
Su hayattı buhar oldu
Sana ne kaldı ey Âdemoğlu?
Sana ne kaldı?
Izdırabın iniyor hazırlan!
Zaman hesap vakti…
Altan İlhan ARSLAN
28 Nisan 2009 Salı
Evrensel Düşünce

Eleşrirel Bakış
Bana göre düşünceyi dile getirememek,akıldakini dile dökememek,varken yok etmek, potansiyeli tüketmek tıpkı meyva verecek bir ağacı daha fidanken baltalamaktan farklı değil.Bir nehri yukarı doğru akıtabilirmisiniz? atomsuz bir madde yarata bilirmisiniz? hadi ışık olmadan görün bakalım, çekim olmadan ayaklarınız yere bassın.Mümkünmü?Dünyayı tasvir ederken dağı ayrı,denizi ayrı,otunu hayvanını ayrımı tasvir ediyoruz?İnsanı tarif ederken etten kemikten,hücreden candan bahsediyoruz neden? çünki bunlar bir bütünün bileşkeleridir ve her bütün bir araya geldiğinde kainattan bahsediyoruz.Her şey biribirinin tamamlayıcısıdır kainat bir zincir gibidir hiçbir şey diğerinden alakasız ve bağımsız değildir.İnsanların yaşamlarıda bu zincir kuramının bir parçasıdır,herkes herkese muhtaçdır biri diğeri olmadan bir hiçdir.İyilik kötülüğe muhtaçdır,ışıksa karanlığa...Fikir yaşan bedene muhtaçdır,beden ise ruh'a...Sosyal hayat'da böyle değilmidir?Her meslek bir diğerine muhtaçdır,hangisini hangisinden ayırabilirsinizki biri olmadan diğeri olmuyor.Birleşmeden çocuk olmuyor, kadın erkeğe erkek kadına muhtaç.Bir ülke devletsiz,devlet milletsiz olmuyor...Evrenselliğe müdahele edip bütünü bozmanın sadece hikayenin sonuç bölümünden bahsetmenin kimseye faydası yok.Güneş'i, mum'u inceleyerek anlamaya çalışmak darvincilik zihniyetinden farksızdır.Gerçeği öteleyerek ısmarlama realiz'min hayali içinde kaybolur gidersiniz.
Bir fotoğrafın görsel içeriğimi olmak istersiniz, yoksa o fotoğrafın yaşan tarafımı? Hangi tarafda olmak daha gerçekçi yoksa her ikisidemi?Hayatı bir yerinden almak bütününü bozmaz, sadece hikayenin gerçeği anlatmakta nekadar zorlandığını görürsünüz.Bir yerden bir şekilde hayata ve evrenselliğe bakmanın zamanı gelmedimi?Bırakın mantarlaşmayı, aynı toprakta öbek öbek yaşamayı yaşam sadece sizin mahallenizdeki veya sokağınızdaki gibi değil biribirinizin farkına varın varın ki toplumun evrensel bir bütün olduğunu anlayın.
24 Mart 2009 Salı
İnsan Üzerine Eleştirel Bir Bakış

İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir. Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır. Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh... Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler. Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..
Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır. İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır. Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ... Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır. Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür. Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.
Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ... Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyi yüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir. Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur.

Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır. İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir. İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur. Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var. Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz. Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür. İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.
Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz. Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ... İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır. Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır. Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır. Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız. Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.
Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır. Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı. Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar. Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür. Ruh arayanda, hiç ruh yoktur. İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir. İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.
Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.
Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.
İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.

Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.
Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.
Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.
Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.
Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.
Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.
Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.
8 Şubat 2009 Pazar
Sion Tarikatı —1099 yılında kurulmuş olan gizli Avrupa cemiyeti- gerçek bir
topluluktur. 1975 yılında Paris'in Milli Kütüphanesi, Sir Isaac Newton, Botticelli,
Victor Hugo ve Leonardo da Vinci de dahil olmak üzere, Sion Tarikatı'nın sayısız üyelerinin isimlerini içeren, Les Dossiers Secrets* diye bilinen parşömenleri ortaya çıkarmıştır.
Opus Dei olarak bilinen Vatikan Piskoposluğu, beyin yıkama, baskı ve "bedensel çile" denen tehlikeli bir ibadet yapıldığına dair tartışmalar yaratan, koyu dindar bir Katolik mezhebidir. Opus Dei'nin, New York'ta 243 Lexington Caddesi'ndeki 47 milyon dolara mal olan Dünya Merkez Bürosu'nun inşaatı henüz tamamlanmıştır.
Bu romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar, belgeler ve gizli ayinler gerçektir.
* Gizli dosyalar.
Önsöz
Louvre Müzesi, Paris
22.46
Meşhur Müze Müdürü Jacques Sauniére, müzedeki Büyük Galeri'nin kemerli geçidinde
sendeledi. Görebildiği en yakın tabloya, bir Caravaggio'ya doğru hamle yaptı. Varaklı çerçeveyi kavrayan yetmiş altı yaşındaki adam, sanat şaheserini duvardan çıkıncaya dek kendine doğru çekti ve Sauniére, tablonun altına sırtüstü yığıldı.
Yakınlardaki demir parmaklıklı kapı, tahmin ettiği gibi, gürültülü sesler çıkartarak indi ve
salonun girişini kapattı. Parke zemin sallanmıştı. Uzak bir mesafede alarm zilleri çalmaya
başlamıştı.
Soluk soluğa kalan müze müdürü, bir süre hareketsiz kalarak nefesini dengelemeye çalıştı.
Tablonun altından sürünerek çıktı ve kendine saklanacak uygun bir yer aradı.
Tüylerini ürpertecek kadar yakından gelen bir ses duydu. "Kıpırdama."
Elleriyle dizlerinin üstünde duran müze müdürü donakalmıştı. Yavaşça başını çevirdi.
Kilitli kapının dışında, yalnızca beş metre ötede, ona saldıran kişinin devasa silueti
durmuş, demir parmaklıklar arasından bakıyordu. Hortlak gibi solgun bir yüze ve beyaz
saçlara sahip, uzun boylu, iri cüsseli biriydi. Koyu kırmızı gözbebeklerini pembe iris
çevreliyordu. Albino ceketinden çıkardığı silahın namlusunu, parmaklıklar arasından müze müdürüne doğrulttu. "Kaçmamalıydın." Aksanının nereye ait olduğunu anlamak kolay
değildi. " imdi bana nerede olduğunu söyle."
Galerinin zemininde savunmasız bir halde çömelen müze müdürü, "Sana daha önce de
söyledim," diye kekeledi. "Neden bahsettiğin hakkında hiç fikrim yok!"
"Yalan söylüyorsun." Hayalet gözlerindeki pırıltı dışında kıpırtısız duran adam, ona baktı.
"Sen ve kardeşlerin, size ait olmayan bîr şeye sahipsiniz."
Müze müdürü adrenalinin arttığını hissetmişti. Adam bunu nasıl biliyor olabilirdi?
"Bu gece gerçek koruyucularına iade edilecek. Bana saklandığı yeri söylersen yaşarsın."
Adam silahı müze müdürünün başını hedef alacak şekilde doğrulttu. "Bu, uğruna öleceğin bir sır mı?"
Sauniére nefes alamıyordu.
Adam başını yan yatırarak, silahın namlusundan dikkatle baktı.
Sauniére kendini savunarak ellerini kaldırdı. Yavaşça, "Bekle," dedi. "Sana öğrenmek
istediğin şeyi söyleyeceğim." Müze müdürü ardından gelen kelimeleri özenle seçti.
Söyledikleri, hiçbir zaman ihtiyaç duymamayı ümit ederek, defalarca tekrar ettiği bir yalandan ibaretti.
Müze müdürü konuşmayı bitirdiğinde, saldırganı kendinden emin bir ifadeyle gülümsedi.
"Evet. Diğerleri de bana aynen bunları söylemişti."
Sauniére pes etmişti. Diğerleri?
Dev adam, "Diğerlerini de bulmuştum," diye alay etti. "Üçünü birden. Az önce
söylediklerini teyit ettiler."
Bu doğru olamazdı! Diğer üç sénéchaux'un kimliğiyle birlikte müze müdürünün gerçek
kimliği, sakladıkları eski sır kadar kutsaldı. Sauniére Kimdi, sénéchaux’larının katı kuralları takip ederek, kendi ölümlerinden önce aynı yalanı söylediklerini anlıyordu. Bu, protokolün bir parçasıydı.Saldırgan bir kez daha silahıyla nişan aldı. "Sen öldüğünde, geriye gerçeği bilen tek kişi ben kalacağım."
Gerçek. Müze müdürü bir anda, durumun gerçek dehşetini kavramıştı. Ben ölürsem,
gerçek sonsuza dek yok olacak. İçgüdüsel olarak, korunmak için sürünmeye çalıştı.
Silah patladığında, müze müdürü midesine giren merminin yakıcı ısısını hissetti. Yüzüstü düştü... acıya karşı mücadele veriyordu. Sauniére yavaşça döndü ve parmaklıkların arkasında,saldırganının bulunduğu yere doğru baktı.
Adam Kimdi Sauniére'in başına öldürücü bir nişan almıştı.
Sauniére gözlerini kapattı, düşüncelerinde korku ve pişmanlık fırtınaları kopuyordu.
Boş bir mermi kovanından gelen ses, koridorda yankılandı.
Müze müdürünün gözleri aniden açılmıştı.
Adam neredeyse şaşkın bir ifadeyle bakışlarını silahına indirdi. İkinci kez ateş etmeye yeltendi ama sonra Sauniére'in karnına bakıp sırıtarak, vazgeçti. "Buradaki işim bitti."
Müze müdürü başını eğdiğinde, beyaz pamuklu gömleğindeki kurşun deliğini gördü.
Göğüs kemiğinin birkaç santim altında, ince bir kan dairesiyle çevrelenmişti. Midem. Kurşun,kalbini insafsızca sıyırmıştı. Bir Cezayir Savaşı gazisi olduğundan, müze müdürü bu korkunç uzun ölüme daha önce tanık olmuştu. Mide asitleri göğüs boşluğuna sızıp, onu içten içe yavaşça zehirlerken on beş dakika can çekişecekti.
Adam, "Acı iyidir bayım," dedi.
Ardından gitti.
Artık yalnız kalan Jacques Sauniére, bakışlarını bir kez daha demir kapıya yöneltti.
Kapana kısılmıştı ve kapılar en azından yirmi dakika daha açılmayacaktı. Bu süreden sonra yanına varan kişi ancak ölüsünü bulabilirdi. Buna rağmen, artık duyduğu korku, ölmekten çok daha büyük bir korkuydu.
Sırrı birine aktarmalıyım.
Güçlükle doğrulurken, öldürülen diğer üç kardeşini hayal etti. Kendilerinden önceki nesli düşündü... göreve getirilecek kadar güvenilen bu insanları.
Kırılmayan bir bilgi zinciri vardı.
Artık, tüm tedbirlere... tüm şaşırtmacalara rağmen, Jacques Sauniére geriye kalan tek
halka ve saklanan en güçlü sırlardan birinin tek koruyucusuydu.
Titreyerek ayağa kalktı.
Bir yolunu bulmalıyım...
Büyük Galeri'de kısılıp kalmıştı ve yeryüzünde meşaleyi devredebileceği tek bir kişi
vardı. Sauniére zengin hapishanesinin duvarlarına göz gezdirdi. Dünyanın en ünlü
tablolarından oluşan koleksiyon, ona eski bir dost gibi gülümsüyordu.
Yüzünü acıyla buruşturarak, tüm gücünü topladı. Önündeki vahim görevin, geriye kalan
hayatının tüm saniyelerini alacağını biliyordu.
1
Robert Langdon yavaşça uyandı.
Karanlıkta bir telefon çalıyordu, tiz ve tanıdık gelmeyen bir zil sesiydi. Başucundaki lambaya doğru uzanıp açtı. Gözlerini kısarak etrafa baktığında, XVI. Louis tarzı mobilyalarla döşenmiş, duvarlarında el boyaması freskler ve maundan yapılmış devasa bir yatak bulunan,lüks bir Rönesans yatak odası gördü.
Hangi cehennemdeyim?
şifoniyerin üstünde duran koyu kırmızı bornozun üstünde, HOTEL RITZ PARİS etiketi
vardı.
Sis perdesi yavaşça kalkmaya başlamıştı.
Langdon ahizeyi kaldırdı. "Alo?"
Bir erkek sesi, "Bay Langdon?" dedi. "Umarım sizi uyandırmamışımdır."
Langdon sersemlemiş bir halde başucundaki saate baktı. 00.32'yi gösteriyordu. Yalnızca bir saattir uyuyordu ama kendini ölü gibi hissediyordu.
"Resepsiyondan arıyorum efendim. Rahatsız ettiğim için özür dilerim, fakat bir
ziyaretçiniz var. Acil olduğu konusunda ısrar ediyor."
Langdon hâlâ kendine gelememişti. Bir ziyaretçi mi? Bakışları, komodinin üstündeki
buruşuk el ilanına sabitlendi.
PARİS AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ
iftiharla sunar
HARVARD ÜNİVERSİTESİ, DİNİ SİMGEBİLİM PROFESÖRÜ
ROBERT LANGDON ile BİR AKŞAM
Langdon inledi. Bu akşamki seminer Chartres Katedrali taşları arasına saklanmış bazı
pagan sembolleri ile ilgili bir dia gösterisi seyirciler arasındaki bazı muhafazakâr tipleri kızdırmış olmalıydı. Herhalde koyu dindar bir alim, biraz kavga etmek için onu kaldığı yere kadar takip etmişti.
Langdon, "Üzgünüm," dedi. "Ama çok yorgunum ve..."
Ses tonunu alçaltıp, fısıldayarak konuşan resepsiyon görevlisi, "Fakat efendim," diye ısrar etti. "Ziyaretçiniz önemli bir adam." '
Langdon biraz duraksadı. Dini tablolar ve simge bilim kültü hakkında yazdığı kitaplar onu sanat dünyasında istemese de ünlü biri haline getirmişti. Üstelik geçen yıl Vatikan'da karıştığı ve genişçe haber yapılan hadise, ününü yüzlerce kez artırmıştı. O günden beri kapısına dayanan kendini beğenmiş tarihçilerle, sanat meraklılarının arkası kesilmiyordu.Nezaketi elden bırakmamaya özen gösteren Langdon, "Rica etsem," dedi. "Bu kişinin ismini ve telefon numarasını alıp salı günü Paris'ten ayrılmadan önce kendisini arayacağımı söyleyebilir misiniz? Teşekkür ederim." Resepsiyon görevlisi itiraz edemeden telefonu kapattı. Artık yatakta oturan Langdon, kapağında IŞIKLAR ŞEHRİNDE BEBEKLER GİBİ UYUYUN. PARİS RITZ'DE UYKU, diyerek övünen Misafir ilişkileri Broşürü'ne kaşlarını çatarak baktı. Arkasını dönüp, odanın diğer ucundaki boy aynasına yorgun gözlerle baktı.
Karşısında ona bakan adam -saçları dağılmış ve bitkin- bir yabancıydı.
Tatile ihtiyacın var Robert.
Geçen yıl ondan çok şey götürmüştü ama aynaların bunu ispat etmesi hoşuna gitmiyordu.
Genelde sert bakan gözleri bu gece bulanık ve içine çökmüş görünüyordu. Kirli sakalı
çenesini ve gamzeli yanaklarını örtmüştü.Ş akaklarındaki griler artmaya, simsiyah saçlarının içlerine sokulmaya başlamıştı. Bayan meslektaşları, gri saçların bilim adamı görüntüsünü vurguladığı hususunda ısrar etseler de, Langdon durumu çok daha iyi anlıyordu.Boston Magazine beni böyle bir görseydi.Geçen ay Boston Magazine, Langdon'ı mahcup ederek onun ismini, en fazla merak uyandıran on kişi arasında yazmıştı... ne işe yaradığı anlaşılmaz bu onur onu, Harvard'lı meslektaşlarının attığı taşların hedefi haline getirmişti. Bu gece, evden dört bin beş yüz kilometre uzakta, bu paye onu kendi verdiği seminerde avlamak üzere yeniden yüzeye çıkmıştı. Paris Amerikan Üniversitesi'nin, Dauphine Salonu'ndaki ev sahibesi, "Bayanlar baylar..."
diye duyurmuştu. "Bu akşamki konuğumuzun tanıtılmaya ihtiyacı yok. Kendisi sayısız kitabın yazandır: Gizli Mezheplerin Sembolojileri, Illuminati Sanatı, ideogramların Kaybolan Dili ve Dini ikonoloji kitaplarının yazarı olduğunu söylediğimde abartmış sayılmam. Pek çoğunuz sınıflarda onun yazdığı kitapları okuyorsunuz."
Kalabalıktaki öğrenciler hararetle başlarını salladılar.
"Bu gece kendisini etkileyici özgeçmişini anlatarak tanıtmayı planlamıştım. Ama..."
Muzip bakışlarını sahnede oturan Langdon'a çevirmişti. "Dinleyicilerden biri az önce bana çok daha fazlasını verdi... ilginç bir tanıtıma ne dersiniz?"
Boston Magazine'in bir kopyasını elinde tutuyordu.
Langdon korkuyla irkilmişti. Bunu hangi cehennemden buldu?
Ev sahibesi budala makaleden seçtiği pasajları okudukça, Langdon sandalyesinde biraz
daha büzülüyordu. Otuz saniye sonra kalabalık sırıtmaya başlamıştı ve kadının susmaya niyeti
yoktu. "Ayrıca Bay Langdon'ın, geçen yıl Vatikan'daki kardinaller meclisinde aldığı
alışılmadık rol konusunda konuşmayı reddetmesi ona merak sayacında daha büyük puanlar
kazandırıyor." Ev sahibesi kalabalığı kışkırtıyordu. "Daha fazlasını duymak ister misiniz?"
Kalabalık alkışladı.
Kadın yeniden makaleye daldığında, Langdon adeta yalvarıyordu. Biri onu durdursun.
"Bazı genç onur konuklarımız gibi yakışıklı ve seksi olmasa da, kırklı yaşlarındaki bu akademisyende bilimsel çekicilikten daha fazlası var. Onun büyüleyiciliği, bayan
meslektaşlarının 'kulaklara çikolata' diye nitelendirdiği, alçak ve bariton sesinde yatıyor."
Salon kahkahaya boğulmuştu.
Langdon gülümsemek için kendini zorladı. Bundan sonra ne olacağını biliyordu "Harris tüviti giyen Harrison Ford" ile ilgili saçma sapan bir dize ve o akşam Harris tüvitiyle,balıkçı yaka Burberry'sini giymenin sakıncası olmayacağı sonucuna varmış olduğundan,müdahale etmeye karar vermişti.
Langdon zamansız bir anda ayağa kalkıp, onu podyumun kenarına iterken, "Teşekkür'ler
Monique," dedi. "Gerçekten de Boston Magazine'in uydurma hikâyeler yazmakta üstüne yok."
Utangaç bir tavırla içini çekerek dinleyicilere döndü. "O makaleyi kimin getirdiğini
öğrenebilirsem, konsolosluktan sınır dışı etmesini isteyeceğim."
Kalabalık gülmüştü.
"Pekâlâ, arkadaşlar hepinizin bildiği gibi, bu akşam sembollerin gücü hakkında konuşmak için buradayım..."
Langdon'ın otel odasında çalan telefonunun sesi, bir kez daha sessizliği bölmüştü.
Kulaklarına inanamayarak homurdandı ve telefonu açtı. "Evet?"
Tahmin ettiği gibi, arayan resepsiyon görevlisiydi. "Bay Langdon, tekrar özür dilerim.
Misafirinizin şu an odanıza doğru gelmekte olduğunu bildirmek için aradım. Sizi uyarmam gerektiğini düşündüm."
Langdon artık iyice ayılmıştı. "Odama birini mi gönderdin?"
"Özür dilerim efendim, ama böyle bir adam... onu durduracak yetkim yok."
"Bu adam tam olarak kim?"
Ama resepsiyon görevlisi telefonu kapatmıştı.
Hemen ardından Langdon'ın kapısında güçlü bir yumruk sesi duyuldu.
Ayak parmaklarının sabun köpüğü gibi yumuşak havluya gömüldüğünü hisseden Langdon
yataktan güçlükle kalktı. Otel bornozuna sarınıp, kapıya gitti. "Kim o?"
"Bay Langdon? Sizinle konuşmam gerekiyor." Adamın aksanlı bir ingilizcesi vardı. Sesi
tiz ve otoriterdi. "ismim Teğmen Jerome Collet. Adli Polis Merkezi'nden."
Langdon duraksadı. Adli polis mi? DCPJ, ABD'deki FBI'ın dengiydi.
Langdon zincirini çıkarmadan kapıyı birkaç santim araladı. Karşısında durmuş ona bakan yüz, ince ve temizdi. Son derece zayıf olan bu adam, resmi görünüşlü mavi bir üniforma giyiyordu.
Ajan, "içeri girebilir miyim?" diye sordu.
Yabancının feri sönmüş gözleri kendisine bakarken Langdon ne yapacağına karar
veremedi. "Ne hakkındaydı?"
"Yüzbaşım, özel bir meselede sizin uzmanlığınıza başvurmak istiyor."
" şimdi mi?" Langdon ağzından çıkacaklara hâkim oldu. "Saat gece yarısını geçti."
"Bu gece Louvre Müzesi müdürüyle randevunuz olduğu doğru mu?"
Langdon birden kaygılandı. O ve saygın Müze Müdürü Jacques Sauniére, Langdon’ın o
akşamki seminerinden sonra buluşmayı planlamışlar, ama Sauniére randevuya gelmemişti.
"Evet. Bunu nasıl bildiniz?"
"Randevu defterinde isminize rastladık."
"Umarım her şey yolundadır."
Ajan derin bir iç çekti ve kapının dar aralığından Polaroid fotoğrafı uzattı.
Langdon fotoğrafı görünce, tüm vücudu kaskatı kesildi.
Langdon tuhaf resme bakarken, ilk başta duyduğu tiksinme ve şok, yerini gittikçe
büyüyen bir öfkeye bırakıyordu. "Kim böyle bir şey yapmış olabilir?"
"Simgebilim konusundaki bilginiz ve onunla buluşma planınızı göz önünde bulundurarak,
bu soruyu yanıtlamamıza sizin yardımcı olacağınızı ümit ediyorduk."
Langdon resimden gözlerini ayırmıyordu. Duyduğu dehşete şimdi bir de korku eklenmişti.
Dehşet verici ve son derece garip fotoğraf, huzurunu bozan bir déjâ vu hissi veriyordu. Bir yıl
kadar önce Langdon'ın eline bir cesedin fotoğrafı geçmiş ve kendisinden benzeri bir yardım istenmişti. Yirmi dört saat sonra, Vatikan şehrinde neredeyse hayatını kaybediyordu. Bu fotoğraf tamamıyla farklıydı ama yine de senaryodaki bir şey rahatsızlık verecek derecede
tanıdık geliyordu.
Ajan saatine baktı. "Yüzbaşım bekliyor efendim."
Langdon, onu güçlükle duymuştu. Gözleri hâlâ resme dikilmiş duruyordu. "Buradaki
sembol ve vücudunun o kadar tuhaf..."
Ajan, "Duruşu mu?" diye sordu.
Langdon başını salladı. Kafasını kaldırırken ürperdiğini hissetti. "Bunu yapacak kişiyi hayal edemiyorum."
Ajan serinkanlı görünüyordu. "Anlamıyorsunuz Bay Langdon. Bu fotoğrafta
gördüklerinizi..." Duraksadı. "Bay Sauniére kendi yaptı."
29 Ekim 2008 Çarşamba
Adım Adım İşgal
Burada açıklanan herşey tamamen kendi kişisel görüşlerim, tarihe bakış açım ve yakın zamana kadar gelişen olaylardan kaynakçalarla çıkardığım sonuçlara dayanmaktadır.
BOP
ABD’nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz,Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997'de oluşturduğu 'Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin (PNAC) bir alt unsurudur.[1][kaynak wikipedi]
11 Eylül 2001 Saldırıları ABD açısından Yeni Amerikan Yüzyılı Projesini açıktan yürütmek için bir bahane olmuştur.
Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi olarak geçen ABD stratejik planlarının bir ayağı da ilk önce Büyük Ortadoğu Projesi olarak açıklanan daha sonra Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi’dir
Büyük Ortadoğu Projesi , resmi adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi.
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD'nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya veMoğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası'ndan Somali'ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir "islam coğrafyası" dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir.
BOP’a ilişkin bütün değerlendirmeler, NNSS 02 olarak kodlanan Ortadoğuda ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi, (New National Security Strategy of The USA in the Middle East Apost September 11 Analysis) adlı belgeye dayandırılmaktadır.
ABD’nin bir Süpergüç olarak zayıflamakta olduğu gerçeği 1990’larda netleşmeye başladı. Yeni Dünya Düzeni’ne entegre olmaya başlayan Çin, Brezilya ve Hindistan da kendi bölgelerinde öne çıkmaya başladılar. Almanya ve Japonya ise ekonomik darboğazlar ve duraklamalara rağmen ekonomik büyümelerini sürdürdüler.[kaynak wikipedi]
Rus'yanın petrol ve doğal gaz satışlarıyla yeniden dirilmesi ve eski günlerine dönüş sinyalleri vermesinide buna eklemek yanlış olmaz.
Orta doğuya yönelik ABD hesapları Dwight Eisenhower'a kadar uzanmaktadır.
Temsilciler Meclisi, 30 Ocakta, Senato da 5 Mart'ta, büyük oy çoğunluğu ile Eisenhower Doktrini'ni kabul ederek, Başkan'a istediği yetkileri verdi.
Eisenhower Kongre'den şu konularda kendisine yetki verilmesini istiyordu:
* Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak.
* Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak.
* Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında, Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması.
Eisenhower Doktrini karşısında Orta Doğu ikiye ayrılmıştır. Bu doktrini kabul ettiğini ilk ilan eden; Lübnan olmuştur. Lübnan'ın arkasından Pakistan, Irak, Türkiye ve Yunanistan, Eisenhower Doktrini'ni kabul ettiklerini açıkladılar. Afganistan, Libya, Tunus ve Fas en sonunda İsrail bu Doktrini kabul ettiklerini bildirdiler.
İslam coğrafyasının dönüşümü hedef alınmakta,11 EYLÜL komplosuyla islami terör dünya literatürüne sokulmakta ve projeye start verilmekte.peki planın detayları nedir?
Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili en çarpıcı açıklama ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (Bugünkü Dışişleri Bakanı) Condoleezza Rice’ın 7.8.2003 Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında görülmektedir. “Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” Rice bu yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştır. Belgesi için
Okuduğumuz ve dinlediğimiz kadarıyla ABD Büyük Ortadoğu Projesi ile 7 hedefe ulaşmak istemektedir.
1- ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istemektedir.
2- ABD bu proje ile rakipsiz askeri gücü teknolojik imkanı ile Ortadoğu bölgesini kontrol sevdasındadır.
3- Amerika bu proje ile Ortadoğu bölgesinde bulunan petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde denetimini sağlamak istemektedir.
4- ABD bu proje ile ayrıca İsrail’in emniyetini sağlama amacını gütmektedir.
5- Avrupa Birliği, Çin ve Japonya’yı bu kaynaklardan uzak tutmak istemektedir.
6- Ortadoğu Bölgesinde bulunan tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmayı hedeflemektedir.
7- Onlara göre var olan ve İslâmî terör diye adlandırılan görünüşteki terörü önlemektir.
Condoleezza Rice
Peki türkiyeden kimler bu plana destek veriyor,işte dönemin
Dış işleri bakanı GÜL
‘Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek…’
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, uzun süredir Türkiye’nin rolü ve yaklaşımının tartışıldığı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) konusunda ilk kez bu kadar net konuştu ve ABD ile birlikte hareket ettiklerini, amaçlarının da İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek olduğunu söyledi. Gül, “Özgürlük ve demokrasi olmasaydı, biz de iktidara gelemezdik” dedi.
KAYNAK
Radikal
Başbakan Erdoğan
AYNI HEDEFE YÜRÜYORUZ
ABD’nin küresel barış ve hürriyetin güçlendirilmesiyle tehlikelerin önlenmesi için ortaya koyduğu stratejik hedeflerin Türkiye’nin hedefleriyle örtüşmesi, paylaşılan ortak değerlerin bir tezahürüdür.
KAYNAK
Hürriyet-USA
ABD'li bir generalin ağzından ORTA DOĞU planı;
Wesley Clark: 5 yıl içinde 7 ülkeyi ele geçireceğiz
Amerikan Ordusu Generali Wesley Clark, önümüzdeki seçimlerde ABD Başkanlığı’na aday olmayı düşünün isimlerden biri olarak ABD’nin Ortadoğu planlarını anlattı.
Beş yıl içinde yedi ülkeyi ele geçireceğiz: Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan, İran…” Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Generali General Wesley Clark,1999-Yugoslavya Savaşı sırasında NATO Avrupa Müttefik Birlikleri Başkomutanıydı. 2004’te Demokrat Parti’nin Başkan adayı olarak gösterildi. Clark “Irak’ta Yapmamız gereken şey, Amerikan gücünün diplomatik, ekonomik, legal ve askeri tüm unsurlarını kullanan bir stratejiye sahip olmaktır. Hemen şimdi bölgeye üst düzey bir diplomatik grup gönderirdim. İran ve Suriye’yle engelsiz ve önkoşulsuz müzakereler yapardım. Halihazırdaki 150 bin askeri çekmek ya da 50 bin daha göndermek dahil tüm planlarımın bilinmesine izin verirdim.” diyor.
Kanada Merkezli Düşünce Kuruluşu Democracy Now Global Research’dan Amy Goodman’ın röportajı
Askeri hizmetlerinin sonrasında başkanlık yapan bu generaller hakkında ne düşünüyorsunuz?
General Clark: Onları severim. Bu durum daha önceden olmuştu.
Yine olacak mı?
General Clark: Olabilir.
Bu soruyla devam edelim. Başkanlık için aday olacak mısınız?
General Clark: Olmayacağım demedim.
Neyi bekliyorsunuz?
General Clark: Şu an tartışma özgürlüğüm olmayan bir kaç ön koşul için bekliyorum. Ancak şunu söyleyeceğim, bu konu hakkında her gün düşünüyorum.
İran hakkında konuşalım. Savaşın engellenmesi için tahsis edilen bir web siteniz var.
General Clark: http://www.stopiranwar.com/
Tüm bu gelişmeler, kitle imha silahlarının varlığı iddiasıyla yönlenen Irak savaşının başlangıcının bir tekrarı mı?
General Clark: Evet, bir bakıma. Fakat bildiğiniz gibi tarih kendini özellikle iki kez tekrar etmez. 2002’de Kongre’deki tanıklığımda uyardığım konu şuydu: “Eğer bir devlet hakkında endişelenmek istiyorsanız, bu Irak değil, İran olmalıdır”. Ancak bu hükümet ve yönetimimiz, Irak için endişelenmek istedi, İran için değil.Nedenini biliyordum çünkü 11 Eylül’ün hemen ardından Pentagon’daydım. 11 Eylül’den 10 gün sonra, Pentagon’a gidip Savunma Bakanı Rumsfeld ve yardımcısı Wolfowitz’i gördüm. Müşterek Karargah’ta daha önce benimle çalışanlara sadece merhaba demek için alt kata indim. Generallerden biri beni içeri çağardı. “Efendim, gelip benimle bir kaç dakikalığına konuşmalısınız” dedi. “Peki, ama çok meşgulsünüz” dedim. “ Hayır, hayır” dedi. “Irak’la savaşa girmeye karar verdik”.Ya 20 Eylül ya da o sıralardaydı. “Irak’la savaşa mı gireceğiz? Neden?” dedim. “Bilmiyorum” dedi, “Bana kalırsa başka ne yapacaklarını bilmiyorlar”. “Peki, Saddam’ı El-Kaide’ye bağlayacak her hangi bir bilgi bulmuşlar mı” diye sordum. “Hayır, o konuda henüz bir şey yok, sadece Irak’la savaşa girmek konusunda karar almış durumdalar” dedi. “Sanırım teröristler konusunda ne yapacağımızı bilmiyoruz ancak iyi bir orduya sahip olduğumuzdan hükümetleri indirebiliriz. Tek sahip olduğun malzeme bir çekiçse, tüm sorunlar birer çiviymiş gibi görünmeli” dedi. Birkaç hafta sonra onu tekrar görmek için gittim, o sıralar Afganistan’ı bombalıyorduk. “Hala Irak’la savaşa girme durumunda mıyız” diye sordum. “Daha da kötüsü” dedi. Masasına uzandı, bir kağıt aldı. ‘Bunu az önce yukarıdan aldım’ -Savunma Bakanı’nın ofisinden anlamına geliyordu- ‘Beş yıl içinde, Irak’la başlayan sonrasında Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve Sudan’la devam edip İran’la bitecek yedi ülkeyi nasıl ele geçireceğimizi anlatan bir not.’ “Gizli mi” diye sordum. “Evet efendim”dedi. “Peki, bana gösterme” dedim. Bu generali bundan bir yıl kadar önce gördüm. “Hatırlıyor musun” dedim. “O notu size göstermedim efendim! Size o notu göstermedim!” dedi.
Affedersiniz, generalin adının ne olduğunu söylemiştiniz?
General Clark: Size adını vermeyeceğim.
Öyleyse şu ülkelere geri dönelim.
General Clark: Irak’la başlıyor, sonra Suriye ve Lübnan, ardından Libya, Somali, Sudan ve İran’a dönüyor. İran’a baktığınızda, “Bu bir tekrar mı” dediniz, tam anlamıyla bir tekrar değil. Doğrusu şu: Başlangıçtan beri İran, ABD’nin Irak’taki varlığını hem bir tehdit hem bir lütuf olarak gördü. Çünkü Saddam Hüseyin’i ve Baas’ı ele geçirdik. Onlar başa çıkamamıştı, biz onlar için bunu yaptık. Aynı zamanda bir tehdit, çünkü bu listede sıradaki onlar. Ve tabiî ki işin içindeler, Irak’la savaş sırasında bir milyon insan kaybetti İran, ayrıca Irak’la uzun, savunmasız ve güvensiz bir sınırı var. Baasçılara yaptığımız saldırılara tolerans gösterdiler. Saddam Hüseyin’i yakaladığımızda mutluydular.
Bununla birlikte, kendi etki ağlarını inşa ediyorlar. Bunu sağlamlaştırmak için, ara sıra doğrudan ve dolaylı olarak, hem asilere hem de milislere bazı askeri destek, eğitim ve tavsiyeler veriyorlar. Bu açıdan tam olarak paralel değil. Çünkü öyle inanıyorum ki, bir kısmı meşru, bir kısmı değil, devam eden bir İran bağlantısı zaten var. Şunu demek istiyorum, İran’ı hatalı bulmakta zorlanabilirsiniz, çünkü tıbbi bakıma ihtiyacı olan Iraklılara göz ameliyatı yapmayı öneriyorlar. Bu savaşa gidebileceğiniz bir suç değil, etki alanı yaratmak için bir çabadır. Amerikan Yönetimi inatla İran’la konuşmayı reddediyor. Bu kısmen kendi ülkelerine verecekleri hesapla ilgili, yani ABD’nin yerel siyasi tabanıyla, sağcı tabanıyla ilgili. Öte yandan, düşürmeye çalıştıkları bir hükümeti meşrulaştırmak istemiyorlar. İran’ın yerinde olsaydınız büyük ihtimalle ABD’yle zaten bir savaş içinde olduğunuza inanırdınız. Çünkü rejimlerinin değişmesi gerektiğini iddia ediyoruz, Kongre’den bunun için 75 milyon dolar tahsis etmesini istiyoruz, İrak’a (metinden aynen) sızan ve her şeyi havaya uçuran terörist grupları sözüm ona destekliyoruz. Bunu yapmıyorsak bile haberdarız ve cesaretlendiriyoruz. Sonuç olarak İran’la karşı karşıya gelme durumu ya da kriz noktasına gelinmesi şaşırtıcı değil. Benim işaret ettiğim nokta İranlıların iyi adamlar olduğu değil- ki değiller-; son, en son çare olması dışında güç kullanmamanız gerektiğidir. Bir askeri seçenek var, ama kötü bir seçenek.
Bu hafta The New Yorker’daki köşesinde Seymour Hersh’in değindiği iki kilit noktaya yorumunuzu almak isterim. Kendisi, Pentagon’un Genelkurmay Karargahı ofisinde İran’a saldırmak için özel bir plan grubunun oluşturulduğunu bildiriyor. Suudi Arabistan destekli Sünni İslamcı grupların güçlenmesi ve İran’ı arkasına alan Şiilerin zayıflatılması çabaları kapsamında, Bush yönetimi ve Suudi Arabistan; Ortadoğu’da Lübnan, Suriye, İran gibi pek çok bölgede gizli operasyonlar için para aktarıyor. Bu örtülü para akışının bir kısmı Lübnan’da El-Kaide bağlantılı cihad yanlısı gruplara gidiyor. Şiilerle mücadelenin finansmanı, Prens Bender ve -Kongre’den onay almadan-ABD nakit akışıyla sağlanıyor, böylece para El-Kaide bağlantılı Sünnilere ulaşmış oluyor.
General Clark: Bakın, bunu doğrulayacak ya da yalanlayacak doğrudan bir bilgiye sahip değilim. Elbette akla yatkın bir şey. Suudiler çok daha etkin bir rol alıyor artık.
Suudi Arabistan’daydınız.
General Clark: Efendim?
Suudi Arabistan’dan yeni geldiniz.
General Clark: Ah, evet. Bakın Suudiler, Irak neticesinden muazzam çıkarlar elde edeceklerinin farkında ve bölgede özellikle ABD’nin kararına güvenmiyorlar. Irak’ta yeterliliğimizi tam olarak kanıtlamadık, bu yüzden işleri kendi çıkarlarına çevirmeye çalışıyorlar. Asıl tehlike, aslında oldukça karmaşıktır çünkü diyelim ki sadece “ Irak’tan artık çekil” diyenlerin isteklerine göre hareket edeceğiz. Peki, tamam. Bunu teknik olarak yapabiliriz. Korkunç olur, üç ya da dört ayı alır ama taburları teker teker yola çıkarırsınız. Topçuları Humveelere yerleştirirsiniz. Silahlarını doldurup hazır duruma getirirsiniz ve yönlerini Irak dışına çevirirsiniz. Belki pusuya yatarak ateş edebilirler. Helikopter uçuşları yaparsınız, kendi hava sahanızı korursunuz ve oradan büyük ihtimalle güvenli bir şekilde çıkarsınız. Ancak, ayrıldığınızda Suudiler, Şiilerle savaşmak için birilerini bulmak zorunda kalacak. Kimi bulacaklar? El-Kaide’yi. Çünkü hem radikal hem de savaşmaya gönüllü Sünni gruplar muhtemelen El-Kaide uzantılı gruplar olacak. Bu bakımdan bölgeden erken ayrılmamız garip bir tutarsızlık içerir. Öyle bir durumda, Suudilerin Irak’ın içerisinde tutunabilmek ve İran’ın genişleme politikasını bloke etmek için artık alenen kaynak aktardıkları oldukça güçlü Sünni bir grubun, bize karşı oluşturduğu tehdidi güçlendirmiş oluruz.
İlginç bir şekilde, John Negroponte Dışişleri Bakan yardımcılığı görevi için Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nden istifa ederek iki numaralı adam oldu. Seymour Hersh bunun Negroponte’un, Bush yönetiminin Ortadoğu’daki örtülü faaliyetlerinden rahatsız olması sebebiyle gerçekleştiğini söylüyor. Hersh’e göre gelişmeler, 1980’lerde, Negroponte’un da karıştığı İran-Kontra skandalı yankılarına yakın seyrediyor.
General Clark: Aslında John’un Dışişlerine dönmesinde birçok neden olduğuna eminim. John iyi bir adam. Biliyorsunuz, devlet içinde soru, ‘işinizden daha büyük müsünüz’dür. Çünkü eğer işinizden daha büyük değilseniz, olayların ve parçası olduğunuz ama olmamanız gerektiğini bildiğiniz faaliyetlerin baskısıyla tuzağa düşürülürsünüz. Ben gerçekten neden Ulusal İstihbarat Direktörlüğü’nü bıraktığını bilmiyorum. Dışişlerinde başlamıştı, belki de yine Dışişleri’ne dönüp kariyerini orada tamamlama gibi bir tercihi vardır.
ABD’nin İran’a saldırması durumunda istifa edecekleri tehdidinde bulunan generaller kim, biliyor musunuz?
General Clark: Hayır, bilmiyorum, hayır bilmiyorum. Ve bilmek de istemem.
Onlarla aynı fikirde misiniz?
General Clark: Peki şöyle izah edeyim. 1994’te İşçi Bayramı’nda, o zaman tümgeneral’dim, Pentagon’daydım, J5’te, Stratejik Planlama Direktörlüğü’nde… Bir cumartesi sabahıydı, ofisteydim. Walt Kross, Müşterek Karargah’ın direktörüydü ve o da ofisteydi. J3’ten ya Howell Estes ya da Jack Sheehan, sanırım Jack’ti evet. Üçümüz cumartesi sabahı 11.00’da Shalikashvili’nin (Genelkurmay Başkanı) ofisindeydik. Beyaz Saray’daki görüşmesinden yeni dönmüştü. Shali kelimenin tam anlamıyla hazırdı. ‘Bu hafta sonu kimler gerçek asker olacak, göreceğiz, yapılacak çok iş var. Haiti operasyonu tamamlanmalı, planlama doğru bir şekilde yapılmalı ve bu hafta sonu olmalı! Kimler gerçek asker, göreceğiz!’ dedi.
Ardından telefon çaldı. Shali oturduğumuz yuvarlak masadan kalktı. Birbirimize bakmaya başladık. ‘Acaba nerden arıyorlar’ dedik. Dördümüz de Beyaz Saray’dan telefon bekliyorduk Yani hepimiz binadan bir saate kadar ayrılmaya hazırlanıyorduk. Mesajları ve yazılı çalışmalarımızı bitirmiştik. Her zamanki gibi bir araya gelmiştik çünkü her cumartesi bir kriz olurdu. Her neyse, bu yüzden o cumartesi günkü krizi beklemek için bir araya gelmiştik. Shali masaya geri döndü, ona ‘ Kendi aramızda konuşuyorduk, hafta sonu boyunca tüm bunları gerçekleştirmek için çalışmaktan mutluyuz, ancak bu Haiti konusu, yalnızca bir talim, değil mi?’ diye sordum. Bana baktı ve ‘ Wes’ dedi, ‘Hayır, bu bir talim değil’. ‘Bunu size söylemeye yetkim yok. Fakat karar alındı ve ABD, Haiti’ye girecek. 20 Eylül’de. Planlama şimdi yapılmalı. Aranızda herhangi bir çekincesi olan varsa, şu an ayrılabilir’ dedi. Jack’e baktım, sonra Walt’a. Onlar da bana baktı. ‘Haiti’yi işgal etmek istiyorsanız’ dedim, ‘yani bu illegal değil, Haiti bizim en çok çıkarma yapmak istediğimiz ülke de değil, orada muhalefet/karşıtlarımız beş zırhlı araçtan oluşuyor. Ama tabiî ki, yani, eğer Başkan yapın dediyse, evet, bu işi bırakmayacağız’ dedim. Ve sonrasında kimse bırakmadı.
Shali çok zeki bir adamdı. İşinden daha büyük olduğunu biliyordu. Şunu da biliyordu, önce kendinize ahlaki, yasal, etik sorular sormalıydınız. Bu yüzden İran hakkında soran generaller vasıtasıyla cesaretleniyorum. Önce bu sorular sorulmalı.
Irak’a gitmeyeceklerini söyleyen askerler hakkında ne diyeceksiniz?
General Clark: Irak?
Evet Irak’a gitmemek. Irak’ta görev yapmayı reddeden ilk yetkili, Teğmen Ehren Watada gibi kişilerden bahsediyorum.
Divan-ı Harp’teki hatalı yargılaması yeni açıklandı. Birkaç hafta içinde tekrar yargılanacak. Reddeden bu genç adamlar ve kadınlar- ki şu an binlerce var-, onlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin kendini hatalı hissettiğini söyleyen Ehren Watada, gelişmelerin illegal ve ahlak dışı olduğunu düşünüyor ve kimseyi oraya yönlendirmek istemiyor.
Bana kalırsa, kişisel olarak cesur bir beyanatta bulundu ve bunun sonuçlarına katlanacak.
Hapse mahkum edilmeli mi?
General Clark: Silahlı Kuvvetlerin etkili olması gerektiğini düşünüyorum. Bence nerede savaşa gideceklerini seçmek Silahlı Kuvvetler çalışanlarına kalmış bir şey değildir. Watada’nın gitmeyi reddetme hakkını destekliyorum. Bununla birlikte devletin onu yargılama çabalarını da destekliyorum. Sistem bu şekilde işliyor. Şimdi fark şu; Shalikashvili olayında ifade ettiğim gibi, o zaman bize görevden çekilme şansı verilmişti. Görevimizi bırakabilirdik. Ama biz Korgeneral olarak görevden ayrılamazdık, çünkü sorumluluğumuzu yerine getirmemiştik.
Ancak Watada’yla aynı şartlarda değildik. Bu sebeple, o dönem bize dava açılmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildi.Silahlı Kuvvetlerin bir disiplini olmalı. Katılımı gönüllü bir kurum bu, ancak ‘gönüllü’ bir kurum değil-illegal olmadığı sürece-. Şimdi Irak savaşının illegal olup olmaması konusunu getirebilirsiniz. Bu savaş, Birleşik Devletler Kongresi’nin onayladığı bir durum. Birleşik Devletler Güvenlik Konseyi’nin onayı var. Meşru olmayan bir savaş, ama illegal bir savaş değil.
Sizce yanlış mı?
General Clark: Irak’la savaşmak mı? Bakın bu bence bir hata. Kötü bir strateji. Bize çok fazla acı getirdi, daha da getirecek. Bana kalırsa bu, terörle savaş sürecinde korkunç bir ilgi kaybı ve oyalanma oldu, kaynakların yönünü değiştirmek anlamına geldi. Ayrıca düşmanlarımızı güçlendirdi. Fakat diğer yandan, Watada’nın durumu ahlaki bir olaydır, legal bir olay değildir. Ahlaki olarak vicdani redci olacaksanız, bunu övgüye değer kılan şey, dürüstçe tavrınızı alıp ardından bunun bedelini ödemenizdir. Eğer ödenecek bir bedel yoksa eyleminizdeki cesaret de açık değildir. Öyle ki, Watada oldukça kişisel bir cesaret tavrı sergiliyor. Ancak öte yandan şu gerçeği de takdir edersiniz ki, Silahlı Kuvvetler işlevini yerine getirmek zorunda.
Bildiğiniz gibi, I.Dünya Savaşı sırasında, Fransa’da bir dizi aşırı yersiz taarruz oldu. Tekrar tekrar yenildiler. Fransızlar inanılmaz kayıplar verdi. Bunlar silah altına alınmış acemi askerlerdi. Bu yenilgilerin birinden sonra, binlerce askerden oluşan bir grup şöyle dedi: ‘Bunu bir daha yapmayacağız, bu yanlış’. Fransızlar ne yaptı biliyor musunuz? Décimation dedikleri şeyi yaptılar, yani taburları sıraya dizdiler, her on askerden birini alıp vurdular. Şimdi, bu emri veren general bunun yankılarından acı duydu, kişisel olarak, ahlaki olarak. Fakat bu olaydan sonra Fransa’da askerler bir daha itaatsizlik etmedi. Ordu bu sorunda dağılsaydı, Almanya Fransa’yı işgal edecekti. Bu açıdan, gücün kullanımıyla uğraştığınız takdirde Silahlı Kuvvetlerde bir zorlama unsuru vardır.
Fakat ya siyasiler bunu durdurmazsa, yani sizin de belirttiğiniz gibi, Demokratlar savaşı onaylamak için Cumhuriyetçilerle birlikte hareket etti. Bence bu oldukça önemli, siz bir general olarak bu adam bir cesaret sergiliyor diyorsunuz. O zaman hayır demek oraya gönderilen insanlara bağlı bir durum.
General Clark: Evet, cesarete ihtiyacımız var ama onun cesaretine değil. Bizim ABD hükümetindeki liderlerin cesaretine ihtiyacımız var: İzlenen politikayı etkileyebilecek generallerin, Başkan’ı izlediği stratejiyi değiştirmeye zorlayabilecek Kongre üyelerinin cesaretine. Geçerli olan, ihtiyacımız olan cesaret budur.
Peki bunu nasıl yapabilirler?
General Clark: Birleşik Devletler Kongresi’nde vereceğiniz bağlayıcı olmayan bir önergeyle başlarsınız. Devinimi buradan inşa edersiniz. Vuruşlara devam edersiniz. Kongre’nin üç temel gücü vardır: Atama gücü, soruşturma gücü ve fon sağlama gücü. Bu üç gücü takip edersiniz. Her birinde sizi ciddiye alıncaya kadar Başkan’ın ihtiyacı olan şeyleri yakalarsınız. Sanırım bir neşter alıp ‘peki, fonları destekleyeceğiz, ama fonlardaki artışı desteklemeyeceğiz’ demek zor bir manevra, çünkü bu, Kongre’nin yapamayacağı bir mikro düzeyde yönetim gerektirir.
Yine de, kuşkusuz Başkan’a yeterince baskı yapabilirsiniz. Başkan sonunda Kongre liderlerini çağırıp şöyle der: ‘Peki tamam, ne kadar sürecek? Beyaz Saray’ın bütçesini geçirmek zorundayım. Otuz federal yargıç onaylatmalıyım. Şu federal savcılar konusunun da üstesinden gelmem gerek, biliyorsunuz görevden alınmalarına sebep olmuştum, bu konuyu halletmeliyim. Yapmam gereken şey buradan destek almak’. Demek istediğim; belki olabilir, yapılabilir. Amansız bir hükümet.
Sizce Kongre savaşa fon sağlamayı kesmeli mi?
General Clark: Bana kalırsa stratejinin değişmesi için Kongre sağlam bir tavır almalıdır. Savaş için fonu keserseniz bu durum şu anda ABD’nin çıkarına olmaz diye düşünüyorum. ABD’nin çıkarı, savaş stratejisinin değişmesidir. Sadece fonları kesip, ‘Amerikalıları bölgeden çıkarmak için altı ayınız var’ diyerek başarılı olamazsınız. Bu Irak’taki acıyı durdurmayacaktır. Kaybedilen hayatları da geri getirmeyecektir. Ve bölgede sonraki tehditleri önleyecek gücü bize vermeyecektir.
Yapmamız gereken şey, Amerikan gücünün diplomatik, ekonomik, legal ve askeri tüm unsurlarını kullanan bir stratejiye sahip olmaktır. Hemen şimdi bölgeye üst düzey bir diplomatik grup gönderirdim. İran ve Suriye’yle engelsiz ve önkoşulsuz müzakereler yapardım. Halihazırdaki 150 bin askeri çekmek ya da 50 bin daha göndermek dahil tüm planlarımın bilinmesine izin verirdim. Bölgeye istikrar, düzen ve barış getirecek prensip kararlar üzerine anlaşmaya varırdık. Şimdi oturup bunu uygulamaya başlayalım. Bu ancak doğru bir idari liderlikle gerçekleştirilebilir. Henüz gerçekleşmedi.
Şöyle düşünün. Atlantik’i geçmekte olan yeni bir gemidesiniz. Gece vakti. Gemiden ileri doğru bakıp ufku fark ediyorsunuz. Çok güzel, yıldızlı bir gece- ufuk çizgisi hariç. O bölgede yıldızlar görünmüyor. Gemi dalgaları yarıp ilerledikçe bu yıldızsız bölge daha da genişliyor. Sonunda, yıldızların ışığını engelleyecek bir şey olduğunu fark ediyorsunuz, buz dağı gibi bir şey. Hemen kaptana koşup ‘kaptan, kaptan, ileride bir buz dağı var ve ona doğru ilerliyoruz’ diyorsunuz. Kaptan: ‘Şimdi buz dağıyla canımı sıkamam, arka ve ön güvertedeki şezlong sayısı üzerine konuşuyoruz’ diyor. ‘Ama buz dağına çarpmak üzereyiz’ diyorsunuz. ‘Üzgünüm, dışarı çık’ diyor. Sonra yardımcı kaptana gidiyorsunuz. O da ‘kaptanla şezlong sayısını tartışıyoruz’ diyor. Ortadoğu politikamızda bir buz dağına yaklaşıyoruz. Kongremiz ve Birleşik Devletlerimiz var ve Birleşik Devletlerin Başkanı Irak’taki askeri birlikleri güçlendirme mücadelesi veriyor. Bu yanlış bir sorun. Asıl sorun strateji, birliklerin güçlendirilmesi değil.
(Çeviri: Saliha Ziya) - DunyaGundemi.com
Bush’un Yardımcısı Dick Cheney’den Tarihi İtiraf: Savaşımız İslam’la
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Başkan Bush’un, Haçlı Seferi sözünü doğrulayarak Afganistan ve Irak işgallerinin gerçek nedenini açıkladı: Irakı işgal etmeseydik, Müslümanlar, İslâm Birliğini kurup, İsraili haritadan silerlerdi.
Hedef İslâm dünyası!
ABD yönetimine yakın, muhafazakâr düşünce kuruluşu American Enterprise Instutede (AEI) konuşan Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Amerikan askerlerinin Irakta Çok elzem Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini belirterek bu çıkarı şöyle izah etti: Teröristler, İspanyadan Endonezyaya, Kuzey Afrikadan Ortadoğuya uzanan bir İslâm İmparatorluğu kurmayı amaçlıyordu. Böyle bir İmparatorluk, İsraili haritadan silebilirdi.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül
Fatih Altaylı’yla yaptığı röportajda çarpıcı açıklamalarda bulundu. Özellikle Irak konusuna değinen Gül, ‘Türkiye için en büyük tehdit Irak’ dedi.
“Orada bütün bölgeyi etkileyecek çok önemli gelişmeler oluyor. Bu gelişmelerin büyük bölümü kontrolsüz. Amerika orada olanları anlamakta zorlandı. Neyse ki, şimdi bizim söylediklerimize daha fazla kulak asmaya, bizi daha çok dinlemeye başladılar. Fakat orada neler olacağı çok önemli. Bir bölünme, bu bölünmede ülke kaynaklarının eşit olmayan bir şekilde dağılımı Türkiye açısından, bölge açısından büyük sorunlar doğurur. Türkiye sınır problemleri yaşamaya başlar. Bunları dünya yaşadı. Bazı ülkeler bir sabah kalktılar ki, sınırları değişmiş. bu nedenle en önemli sorun ırak’tır.”
“Türkiye’nin bir numaralı sorunu, Türkiye’ye yönelik bir numaralı tehdit hiç kuşkusuz ve tartışmasız ırak’tır”
“Sürekli bu meseleyi ele alıyoruz. Her toplantıda gündemimizde. Üstelik öyle herkesin elinde resmi dosyalarla geldiği, resmi görüşleri söylediği, bilinenleri tekrarladığı toplantılar değil. siyasetçisiyle, üst düzey ilgili bürokratlarla, komutanlarla oturuyor, en uç senaryoya kadar her şeyi tartışıyoruz. en olmaz görüneni bile hesaplıyoruz. Her olasılığa karşı vizyonlar geliştiriyoruz. Bu kapsamda MİT Başkanı’nın yaptığı açıklamaları çok önemsiyorum. Söylediklerini doğru değerlendirmek lazım.”
KAYNAK
SKYTURK
YORUMSUZ
Tüm bu bilgileri bir araya getirirsek nasıl bir tablo çıkar ortaya,maddeler halinde değerlendirelim;
ABD dünya genelinde super güç imajının zedelendiği gerçeğiyle bir çıkış yolu aramaktadır.BOP bu çıkışın ana kapısıdır.
1-)Bu kapının arkasındakiler ve önündekiler kimdir?
2-)Planın ortaklığı,ortaklık amacı vede sonuçları itibarı ile saklanan gerçekler?
3-)Ülkemizinde parçalandığı bu planın içeriği neden kamu oyundan gizleniyor?
4-)Planın Türkiye ayağı hangi aşamada?
5-)ABD'nin Iraktaki başarısızlığının ülkemize yansımaları nasıl olacak?
” Rice bu yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştır.''
Rice'ın bu açıklamasının ülkemizin bölünmesi için plana ortaklık edenlerin yüzünü kızartmıyorki
son derece rahat ve görev aşkıyla işlerini yapmaktalar.Yukarıdaki soruların cevaplarını verebiliyorsanız BOP GERÇEĞİNİ anlamışsınız demektir.
11 EYLÜL'ü dünyanın gözüne sokanlar,iftira ve karalama politikalarıyla ÇIKARLARINI KORUMAK ADINA BOP'ni bir hallywood senaryosu gibi kullanmakta,insanların hayatlarını,hayallerini ve umutlarını karartmakta ve bunu son derece cidi bir iş gibi ele almaktalar.Sadece hesaplayamadıkları bir tek farkla burada ki insanlar figüranlık yapmayacak.Hertürlü acıya,ızdıraba ve çileye rağmen ONUR'larını,ŞEREF'lerini temsil eden bayraklarına ve devletlerine sahip çıkacaklardır.Bunlar ortadoğuyu henüz tanımamışlar ama tanıyacaklar.Taki, aynı acıyı ve ızdırabı kendi içlerinde yaşıyana kadar.
"Dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa yarını kaybederiz." Churchill
''Aslanlara yem olmak istemiyorsan fillerle savaşmayı öğreneceksin''
Burada yazılanlar politik bir görüş değildir,stratejik bir konunun kişisel yorumundan ibarettir,konuyu incelerken bu uyarıyı dikkate alınız.
SAYGILARIMLA







