DivShare

makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2012 Cumartesi

Yarın Daha Güzel Olabilir



Şu dakika, her kim umuda dair hislerini kaybettiyse, unutmamalılar ki belki de kendilerine verilen zaten fazlaydı. Birazını yaratan aldı diye sırt çevirmemeli, sağduyuyu ve iyi olan birkaç şeyi de feda etmemek gerekir. Bırakın her kim kötülük ettiyse sirayeti size bulaşmadan ondan çabucak uzaklaşıp, kendi savaş meydanınızdaki yenilgiden kurtulmanın tasarrufu içine girin. Bu; aşkta, işte, beşeri düzen içinde her ne olursa olsun! Her kim size tokat vurduysa ve canınızı acıttıysa size ümitsizlik ve kendini yerme olarak gelmesin. Kendince cürümü olan bu zati şahanelerin ve sıfatların verdikleri zarar, geri dönüşümü olan bir durum ve gelecekte hesabı görülecek bir zaman kaybıdır. Kendi içinizde yıkılan ana çatının hasarını asla büyütmeyin. Hayat görecelilik içinde neyi gösterir bilemezsiniz. Bu gün düştünüz ancak yarın koşarak gideceğinizi söyleseler ona da inanmazsınız. En büyük kayıp; elle tutulan, tenle hissedilen, gözle görülen değil! Size suretini bağışlayanın beklentilerine vereceğiniz cevaptır. O’na cevabınız çok açık ve net olmalıdır. Sırtını dönenlerden yana olan üzüntüleri büyütüp, içinize ektiğiniz acılardan bir umut dilemek, şeytanın zatından cennetin müjdesini istemek kadar çok, ama çok acınası bir benzerlik taşır.
            Direnin! Direnmek, kendi içinde doğrularını, hak ettiğine inandığı, yaşama dair, evrensel hakların uğrunda mücadele vermenin, ‘insan olma’ özetidir. Unutulmasın ki en güzel şeyler, iyiliği içinde barındıran, o ilahi akışın verdiği sadelikle biçimlenmiş her ne olursa olsun onunla güzeldir. Bir tat almak istediğinizde, hoşunuza gitmesini dilersiniz! Hoşunuza gidecek olan, sizin beklentiniz değil, ona o tadı vermiş olanın hikmetindedir. Onun ne görünüşü, ne huyu, nede suyunda sizi tatmin edecek bir yan, zerre bir gerçeklik olsun. O sadece bakışınıza, dokunuşunuza ve hissiyatınıza zerk edilen seçimin bir olgusudur. Bir hatanın üstünüzdeki etkisi ne kadar yıkıcıysa, doğru kararların etkisi o kadar tatmin edici ve güzelliklerle bezelidir. Çoğunluk, yaşamı boyunca aldığı hatalı kararların vebalini ödemekten, yaratanı sorumlu tutmakta ve kötülüğü kendi içinde barındırmaktan medet ummaktadır. Karanlıkta koşmanın canlarını yakacağını bildikleri halde, her canları yandığında kendi seçimlerinin sonucu olduğunu inkâr edip günaha girmenin yolunu seçtiler. Şu bir gerçek ki herkes kendi seçimini yapar. Ancak sonuçlarına katlanmanın sorumluluğunu başkalarına yükleyemez. Yüklüyorsa bilin ki, o kötülüklerin kaynağından beslenen ve şekli insana benzeyen bir mahlûkattır. Ötesi düşünülemez bile. Onu bertaraf etmek topulumun içindeki bütün değerlerinden azletmekle, uzaklaştırmakla yahut ıslah etmekle mümkündür. Böylelerinden gelecek olan zararı telafi etmek, yüce yaratanın insafına sığınarak, gereğini yerine getirmek, vicdani hususların doğrululukla şekillenmiş olması, kanaatin yaratanın emri ilahisiyle örtüşmüş olması demektir.
            Amaç uğrunda; yüreğini, bir kolunu bacağını bırakırsın yahut bedenini ama asla ruhunu esir bırakmazsın. Bir şey feda edilecekse bilin ki insan ömrü bunların içinde bırakılacak en kolayıdır. Zor olan, ruhunu bu dünyaya esir etmek ve ondan gelecek bir hiçliğin içinde kendini harcamaktır. Umudu, ümidi, zikri ve fikri bir olan, herkes bilir ki yaşamak sadece kolayı tüketmek değil, en olmadık hayal kırıklıklarında bile seni var edenin insafına sığınmak gerek. İnsaf etmeyenlerin çoğunluğuna ezilmeden hayrı Allah’tan beklemek gerek. Düşü ve dünü yıkılan, yarını kaybettiğini zannetmesin her zaman bir umut kapısı insan olan için açıktır. Selamlar, sevgiler..

Altan İlhan ARSLAN

20 Ağustos 2012 Pazartesi

İni, Enel, Hak


               İnsan bedeninin özgürlüklerini yaşamak adına ruhuyla verdiği kavga da görünen o ki ne kültürel ne milli nede uhrevi değerler bunun önüne geçebilmekte. Sözüm ona sadakat; birleştirilmiş hayatların çifte standardı varmış gibi erkeğin kadına beklentilerini veremediği, istediği manada bir yaşam zenginliği sunamadığı bir suç adresine dönüşmüştür.
               Neden mi? Kültürel değerleri, milli yaşam biçimini, dinsel ve töresel kavramların koruyucusu olan devleti yönetenlerin, kendi argümanları, kazanma ve beslenme hırsları, yanlı ve bencil tutumları, çıkar ve sömürüye dayalı politikaları yüzünden olmasın. 40 yıldır değişim bombardımanına tutulan bir milletin nasıl bir karaktere bürüneceği konusunda, bu kaderinizdir denen dayatmalarla, çağdaş batıya entegre oluyoruz yalanının beslendiği batı, söz verdiği intikamın acısını çıkarmaktadır.
               İnsan olmanın zaafları o kadar çok ki.    “Öyleyse beni azdırmana karşılık yemin ederim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (Araf, 16-17) Şeytan; bütün kötülüklerin başı, karanlığa saklanmış bir şuur emici. Her rahimden düşen cana, her şuuruyla buluşmuş canın doğruluktan uzaklaşması, yalan, riya, arsızlık, nağmusuzluk, hırsızlık, haksızlık, dirayetsizlik ve zayıflık içine çekerek içine bıraktığı kötülüğün tohumuyla, sapkınlığı ve bedensel arzuları bir amaç bir yaşam biçimi şeklinde kabul ettirmiştir. Günümüzde teknolojinin beslediği araç gereçler, insan yaşamına giren pek çok makine ve çevresel yapıların sınıfsal bir objeye dönüşmesi, insanların ona ulaşma arzularını tetikleyen bir fısıltının ''Şeytan'ın vesvesesi'' özellikle zayıf varlıkları dolayısı ile kadınlarda çok etkili olmuştur. Yenilik diye sergilenen pek çok obje bir arada yaşayan milyonlarca insan için ulaşılması güç, hayali zorlayan bir vesile, ona erişmek için bir araç olmuştur. Şeytan'ın en büyük vesvesesi bilimdir. Evlerimize kadar sokulan her dakika hayatımızın içinde olan bilimin getirdiği ne olursa olsun! Unutmayın ki Şeytan ona kendini katacak bir vesile mutlaka bulmakta ve bunu gayesi doğrultusunda kullanmaktadır. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Size kötülüğü emreder.” (Bakara, 268)
                Evrende şuurla onurlandırılmış yüce varlıklarımızın değerlerini, görevlerini, sonuçlarını; anlamadığımız bir hiçliğin verdiği savaşa kurban etmek! Şu koskoca kâinatta aklı olan tek varlık olduğunu bile bile aklıyla doğruyu görmekte sıkıntı yaşayan zayıflardan olmak, kolaya ve maddevi değerlere yönelmek! Ne istediğini bilmeden şuurunu kirletmek, sahip olacaklarınla yaşayacağın sınırlı bir ömürde sonsuzluğa sırtını çevirmek, ancak şeytanın yanında yerini almakla mümkündür. Şeytan'ın en büyük hedefi aile’dir. Şeytan gelecek endişesine sevk eder, dünya tutkusunu artırır. Kendinden olanların yaşadığı hayatı güzel gösterir, günah ve kötülükleri böylece içimize serpiştirir.   Cenab-ı Hak: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun.” (Tâhâ,117) Buna rağmen şeytan bu ailenin arasına bir vesvese sokmuştur;
“Derken, şeytan onların kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi ve şöyle dedi: Sizi Rabbiniz başka bir şey için değil, sırf melek olacağınız yahut ebedi şekilde kalanlardan olacağınız için bu ağaçtan uzak tuttu.” (Araf, 20)
                Ne için peki? Onlar yaratanı görürken onun gücü ve kudretine şahit olurken! Nasıl olurda şeytan'ın aldatmacasına inanırlar.  Bahsi edilen ağaç nedir? Onları, günaha sürükleyen bu itaatsizliğe neden olmuştur. Kanımca bu ''zevkti''. Zevk, mutlaka erişilmesi gereken bir bilinçaltı yaptırım değil mi? Bugün bile insanlar onun için ırzı, namusu kirletmiyor mu? O terbiye edilmesi güç bir istem, kontrolsüz bir içsellik değil mi? Şeytan'ın kulağa fısıldadığı en güzel kötülük bu olsa gerek. Ya sonra, bir lanetmiş gibi sönen arzunun verdiği tiksinti ve mide bulantısı olduğunu bilmek! O günün neleri yaşattığını bugün gibi bize hatırlatır.
               “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi?” (Yasin, 60) Demek ki sadakatsizliği bize cennette aşılayan şeytanın bu dünyada işi kolay.  Orada her şeye sahip, bütün güzelliklerin içinde yaşarken, ulvi bir hayatın değerlerini hiçe sayacak kadar vesveseye düşmek! Sıkıntı, yokluk ve yoksulluk içinde sürülecek hayatlarımız da nedenli kolay bir araç olarak kullanılacaktır. Zaten öyle olmuyor mu? Sadakat bağını zedeleyen zincirin halkalarını, yaşamın zorlukları karşısında bir kolaylıkmış gibi gösterilen günaha davet, hayatımızın bütün dönemeçlerinde olduğu gibi, düpedüz, yapılması kolay ve hakmış gibi bu temelsiz zihin oyununa girmek değil mi? Oysa hak, ebedilikten sunulmuş bir nimetken onu ziyan etmek, destursuz ve fütursuzca yalana ortak koşmak, varlıksal niteliğimizin gerçeğini karalamaktır. Sadakat; kutsal bağın dış çeperini oluşturan bir koruyucuyken, onu zayıflatan zayıflamaya iten şerhin kimden geldiğini bile bile, gözlerin önüne serilen bu şeytansı planın kurbanı edilirken ondan pay almanın hevesiyle dolup taşan insanlar, mutlak olan bir cezanın vebalini de üslenmişlerdir.
                Lekelenmiş bir şuura; güneşin doğduğu yer batı, battığı yer doğu gibidir. Onlar Rahim olan Allah'ın yolundan uzaklaşmış, kendilerini şeytana satmış sapkınlardır. Oysa salih olan Hak'tandır. Hak'kın koruması altında doğruluğun amelini yaşar, sükût ve sücut içinde ömrünü vefa eder. Ve bilinmelidir ki;
“Şeytanın nüfuzu, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlaradır.” (Nahl, 100) Alâ b. Ziyad Der ki  “Kalp, uğranılan bir ev gibidir. Bir şey varsa alır, yoksa bırakıp gider. Yani heva ve heves olmayan gönüle şeytan girmez.” (İhya, III/62)  Yalan ve yanlışa sürüklenmiyoruz ap açık ona gidiyoruz, ondan medet umuyoruz. Belki bize hayatlarımızda beklentilerimizi karşılayacak bir şeyler bırakır umuduyla, düpe düz ona koşuyoruz. Yazık ki bozuk bir program bile format atılıp düzeltilirken, bizler kendi bozukluklarımızın koruyucusu olmakta çok ısrarlıyız. Bir başkasının ve daha başkalarının hatalarını örnek gösterip, yanlışı doğruya karşı çoğulcu bir zırhın arkasına oturtarak savunmak, şeytanın buna ortak olmadığı bir zayıflıktır. Bu ortaklık kötülüğün sirayet ettiği insanların birleşik bir kalesidir.
                Hariçten gazel okumak, zoru acize bırakıp acizin canından medet umanların altın suyuna batırılmış çağdaş söylentileri değil mi? Afakî zamanlarda kendileri de şikâyet ederler! Kel olduklarını bildikleri halde inkâr edip, zora gelince; aynada ben kelmişim demenin hiçbir anlamı olmadığı gibidir bu sahte itiraflar. Diliyle; yalan olduğu halde, iyiliğe yönelmiş gibi bir tığ sancısı gibi kalbinde doğruluğa akan yolu gördüğünü söylerken, sinsi bir hainliğin göz ucuyla alay eden bu cenaplar! Sonsuzluğun sahibinden saklayabilecekleri hiçbir hissiyatları kalmamıştır. Onlar! Apaçık sonsuz bir azabın yolcusu olmayı tercih etmişlerdir.  
                Atkısı boyunlarında ateşten bir yular gibi gezdiklerini görmezler! Bilmezler ki seçtikleri yol, bu dünyada yürüdükleri en uzun yoldan daha kısa.
                 Kadim olan Hak’ka uzanmayan ellerine hiçbir varlık âlemi uzanmayacak, merhamet etmedikleri bu âlemden taşıdıkları vebalin sonsuz boşluğunu, yaratan kendi nurunu varlıklarından çektiğinde görecekler. Hiç’e anlam veremeyenlerin, onun ne büyük bir azap olduğunu ancak o zaman anlayacaklar. Gördüğün hiçbir şey sana ait değil, sana bir tek şey hak buyrulmuştur! Oda üstüne bir giysi gibi sarıldığın çıplak bedenindir. Hakkına razı olduğun gibi başkalarına da rıza göster, kimseyi incitme! Kendi canına gösterdiğin dikkati başkaları üzerinde dağıtma! Merhamet et ki, kudretin de sana gösteremediğinden fazla şefkati olsun. Yeryüzüne serpiştirilmiş haktan kim neyi nasiplenmişse, kendilerine ondan fazlası sorulmayacağı gibi onlarda kendi yetileri altında olanlardan fazlasını hak talep edemez. Hiç kimse rızası dışında bir başkasının hakkı üzerinden zenginlik kuramaz. Zayıfı ezmek, acizi sömürmek, kadına kötü davranmak, ırzını namusunu kirletmek, başkasının hakkına dalalet etmek, malına göz dikip hainliğe yönelmek, faizle fakirliği azdırmak, cana ve mala kıymak işte bu çirkinliğe yönelen her kim olursa olsun, onlar işledikleri günahların bedelini ödemekte ne büyük bir çile olduğunu ancak mahşeri muhakemeye çekildiklerinde görecekler. Sonsuzluk gözünden önce kalbini açanlaradır. Sizinde sonsuzluğu hak edenlerden olmanız dileğimle.

Altan İlhan ARSLAN

14 Temmuz 2012 Cumartesi

İni, Enel Hak

                İnsan bedeninin özgürlüklerini yaşamak adına ruhuyla verdiği kavga da görünen o ki ne kültürel ne milli nede uhrevi değerler bunun önüne geçebilmekte. Sözüm ona sadakat; birleştirilmiş hayatların çifte standardı varmış gibi erkeğin kadına beklentilerini veremediği, istediği manada bir yaşam zenginliği sunamadığı bir suç adresine dönüşmüştür.

               Neden mi? Kültürel değerleri, milli yaşam biçimini, dinsel ve töresel kavramların koruyucusu olan devleti yönetenlerin, kendi argümanları, kazanma ve beslenme hırsları, yanlı ve bencil tutumları, çıkar ve sömürüye dayalı politikaları yüzünden olmasın. 40 yıldır değişim bombardımanına tutulan bir milletin nasıl bir karaktere bürüneceği konusunda, bu kaderinizdir denen dayatmalarla, çağdaş batıya entegre oluyoruz yalanının beslendiği batı, söz verdiği intikamın acısını çıkarmaktadır.

               İnsan olmanın zaafları o kadar çok ki.    “Öyleyse beni azdırmana karşılık yemin ederim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’raf, 16-17) Şeytan; bütün kötülüklerin başı, karanlığa saklanmış bir şuur emici. Her rahimden düşen cana, her şuuruyla buluşmuş canın doğruluktan uzaklaşması, yalan, riya, arsızlık, nağmusuzluk, hırsızlık, haksızlık, dirayetsizlik ve zayıflık içine çekerek içine bıraktığı kötülüğün tohumuyla, sapkınlığı ve bedensel arzuları bir amaç bir yaşam biçimi şeklinde kabul ettirmiştir. Günümüzde teknolojinin beslediği araç gereçler, insan yaşamına giren pek çok makine ve çevresel yapıların sınıfsal bir objeye dönüşmesi, insanların ona ulaşma arzularını tetikleyen bir fısıltının ''Şeytan'ın vesvesesi'' özellikle zayıf varlıklarda dolayısı ile kadınlarda çok etkili olmuştur. Yenilik diye sergilenen pek çok obje bir arada yaşayan milyonlarca insan için ulaşılması güç, hayali zorlayan bir vesile, ona erişmek için bir araç olmuştur. Şeytan'ın en büyük vesvesesi bilimdir. Evlerimize kadar sokulan her dakika hayatımızın içinde olan bilimin getirdiği ne olursa olsun! Unutmayın ki Şeytan ona kendini katacak bir vesile mutlaka bulmakta ve bunu gayesi doğrultusunda kullanmaktadır. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Size kötülüğü emreder.” (Bakara, 268)

                Evrende şuurla onurlandırılmış yüce varlıklarımızın değerlerini, görevlerini, sonuçlarını; anlamadığımız bir hiçliğin verdiği savaşa kurban etmek! Şu koskoca kainatta aklı olan tek varlık olduğunu bile bile aklıyla doğruyu görmekte sıkıntı yaşayan zayıflardan olmak, kolaya ve maddevi değerlere yönelmek! Ne istediğini bilmeden şuurunu kirletmek, sahip olacaklarınla yaşayacağın sınırlı bir ömürde sonsuzluğa sırtını çevirmek, ancak şeytanın yanında yerini almakla mümkündür. Şeytan'ın en büyük hedefi aile dir. Şeytan gelecek endişesine sevk eder, dünya tutkusunu artırır. Kendinden olanların yaşadığı hayatı güzel gösterir, günah ve kötülükleri böylece içimize serpiştirir.   Cenab-ı Hak: “Ey Adem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun.” (Tâhâ,117) Buna rağmen şeytan bu ailenin arasına bir vesvese sokmuştur;
“Derken, şeytan onların kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi ve şöyle dedi: Sizi Rabbiniz başka bir şey için değil, sırf melek olacağınız yahut ebedi şekilde kalanlardan olacağınız için bu ağaçtan uzak tuttu.” (A’raf, 20)

                Ne için peki? Onlar yaratanı görürken onun gücü ve kudretine şahit olurken! Nasıl olurda şeytan'ın aldatmacasına inanırlar.  Bahsi edilen ağaç nedir? Onları, günaha sürükleyen bu itaatsizliğe neden olmuştur. Kanımca bu ''zevkti''. Zevk, mutlaka erişilmesi gereken bir bilinç altı yaptırım değil mi? Bugün bile insanlar onun için ırzı, nağmusu kirletmiyor mu? O terbiye edilmesi güç bir istem, kontrolsüz bir içsellik değil mi? Şeytan'ın kulağa fısıldadığı en güzel kötülük bu olsa gerek. Ya sonra, bir lanetmiş gibi sönen arzunun verdiği tiksinti ve mide bulantısı olduğunu bilmek! O günün neleri yaşattığını bugün gibi bize hatırlatır.

               “Ey ademoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi?” (Yasin, 60) Demek ki sadakatsizliği bize cennette aşılayan şeytanın bu dünyada işi kolay.  Orada herşeye sahip, bütün güzelliklerin içinde yaşarken, ulvi bir hayatın değerlerini hiçe sayacak kadar vesveseye düşmek! Sıkıntı, yokluk ve yoksulluk içinde sürülecek hayatlarımız da nedenli kolay bir araç olarak kullanılacaktır. Zaten öyle olmuyor mu? Sadakat bağını zedeleyen zincirin halkalarını, yaşamın zorlukları karşısında bir kolaylıkmış gibi gösterilen günaha davet, hayatımızın bütün dönemeçlerinde olduğu gibi, düpedüz, yapılması kolay ve hakmış gibi bu temelsiz zihin oyununa girmek değil mi? Oysa hak, ebedilikten sunulmuş bir nimetken onu ziyan etmek, destursuz ve fütursuzca yalana ortak koşmak, varlıksal niteliğimizin gerçeğini karalamaktır. Sadakat; kutsal bağın dış çeperini oluşturan bir koruyucuyken, onu zayıflatan zayıflamaya iten şerhin kimden geldiğini bile bile, gözlerin önüne serilen bu şeytansı planın kurbanı edilirken ondan pay almanın hevesiyle dolup taşan insanlar, mutlak olan bir cezanın vebalinide üslenmişlerdir.

                Lekelenmiş bir şuura; güneşin doğduğu yer batı, battığı yer doğu gibidir. Onlar Rahim olan Allah'ın yolundan uzaklaşmış, kendilerini şeytana satmış sapkınlardır. Oysa salih olan Hak'tandır. Hak'kın koruması altında doğruluğun amelini yaşar, sükut ve sucut içinde ömrünü vefa eder. Ve bilinmelidir ki;
“Şeytanın nüfuzu, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlaradır.” (Nahl, 100) Alâ b. Ziyad Der ki  “Kalp, uğranılan bir ev gibidir. Bir şey varsa alır, yoksa bırakıp gider. Yani heva ve heves olmayan gönüle şeytan girmez.” (İhya, III/62)  Yalan ve yanlışa sürüklenmiyoruz ap açık ona gidiyoruz, ondan medet umuyoruz. Belki bize hayatlarımızda beklentilerimizi karşılayacak bir şeyler bırakır umuduyla, düpe düz ona koşuyoruz. Yazık ki bozuk bir program bile format atılıp düzeltilirken, bizler kendi bozukluklarımızın koruyucusu olmakta çok ısrarlıyız. Bir başkasının ve daha başkalarının hatalarını örnek gösterip, yanlışı doğruya karşı çoğulcu bir zırhın arkasına oturtarak savunmak, şeytanın buna ortak olmadığı bir zayıflıktır. Bu ortaklık kötülüğün sirayet ettiği insanların birleşik krallığıdır.Vakti gelince herkes birbirine tutunacak kim daha suçlu bunun kurgusu üzerine birbirlerine zemin hazırladıkları.

                Hak! Lütuf sahibi yüce yaratan; bir dünya için  evren, evren içinde anlamı türetmiş! Bütün zıtlıkları bir arada tutan, maddeyi türlü şekillerde kainata serpiştirmiş, aklın tasavvuruna yol olsun diye her safhadan bir nasihat, her olgudan ve oluşumdan varlığının işaretini bilincimize sergileyen Rahman ve Rahim olan hak. Sonsuz kudretinin önünde duran toz bulutları gibi dağınık ruhlarımız; kendi yolunu bulmak için özgür bırakıldığı karanlığın içinde çıplak gözle göremediklerinden, gördükleriyle kıyaslayıp yürüdükleri bu yolda, kavlinden kovulmuşların da yardımıyla, ektikleri, günah, zulüm ve feryadın bir zifir gibi dünyayı sardığı karanlıktan yükselen ışığına muhtaç. “Eğer şeytandan bir fit (bir vesvese) gelip seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”(A’raf suresi 200. ayet)
Altan İlhan ARSLAN

1 Temmuz 2012 Pazar

Ya Susacak! Yada Hakların İçin Savaşmayı Öğreneceksin.

                      Susmayı öğrenmek gerekir; başkasından değil, kendi kendinize. En kötü koşullarda dahi yanınıza alabileceğiniz bir içsellik taşıyamıyorsanız, o sizin yetilerinizin basit ve sıradanlığındandır. Öyleki; içinde bulunduğunuz toplumun bir kurbanı gibi yüze göze bulaştırdığınız yaşamın, size bırakacak bir tek mirası olacaksa ''oda hayal kırıklığıdır.'' Hayat her vakit siz olmasanızda sürecek, hiç bir zaman kendinizi yüceltmeyin yada aşağılamayın! İradesizce atılacak hiç bir adım, hayatın cevapsız bırakacağı bir durum olamaz. Her zaman kendinize dürüst olmayı deneyin, hatta zorlayın kendinizi. Bu sizi zor durumda bıraksa dahi, vaz geçmeyin. Belki bugün ezgin ve zor anlar yaşayabilirsiniz ancak yarın güçlü bir kişiliğin ve inatçı bir yapının sahibi olmak için değmez mi? Hiç kimse için şahsi değerlerinizi çürütmeyin, kimin sizin için hakkınızda sizden daha fazla bir düşüncesi bir fikri olsun! Kim sizi kendi canınızdan üstün tutabilir? Kendi özlük haklarını kısıtlamak pahasına size sahip çıkabilir! Bu zamanda? Hiç kimse kendinden ayrı tuttuğu yada tuttukları için öyle ahım şahım değil, bakışınıza bir ayrıcalık getirin ve toplumun gözlüğünden göremediklerinize şahit olun. << Nefretiniz artacak, öfkeniz gocunacak, iğrençliği tanıyacaksınız. >>

                  Dikkat edin, artık yüzyıllarda değişen kült değerler bir kaç yıl içinde sizin dahi tanıyamadığınız bir hal alıyor. Çehresi ve çevresi değişen varlıklarımızın alışık olmadığı, psikolojik yapıların üstümüzde kurduğu baskılara kayıtsız kalamayız. Sosyo-ekonomik baskının en yoğun olduğu bir çağda , kült değerlerin yabana atıldığını ve sırf bu yüzden yaşamak için dayatılan, özgürlüklerimizden ödün vermemiz gerektiği aklımıza sızdırılırken, nasıl olacakta güven bağını sımsıkı tutacağız. Eskiyle yeni arasında kurulan demogojik akrabalıkların, fikir teaitilerinin yahut övünçlerin beş para etmediği güncel hayatta, kimi kandıracaklar ki bugün tezahür eden yaşamsal ızdırapların, açıklamasını hiç yalansız ve katıksız yapabilsinler. Buna gerek yok ki, sopa kimin elindeyse canı yakılacak olan biz olacağız. Ya uyanacaksın bu aldatmacadan yüreğini ve kendini kurtaracaksın yahut boynu bükülü başlarımız altına koydukları her hile ve yalanın uykusunda can acısı çekmeye devam edeceğiz. Bugün tezahür eden bütün olayların içinde toplum için olanı dillendirmek, bireysel yaşamlarımızda varlığımızın sürekliliği için yapılmış yada atılmış bir adımın tümleşik haklarımızı koruduğunu görememek çokda şaşırtıcı değil. Alıştık artık, atılan kazıklara ve çalınan geleceğimizin soyunuza-sopunuza zenginlik olarak gittiğine. Maarifet bu ya, geçmişten gelen bir gelenek bir emir telak ki ediyor ya; çalmalı, var gücüyle semirmeli ki o uluğ, adı literatüre geçecek bir devlet şahsiyeti olabilmeli. Onun zat-ı şahanelerinin gücü daha dün kü sıradanlığının üstüne çekilmiş bir örtü gibi milleti susturacak baskıyı devletin gücünden almakta. O devlet ki, bizim gibi sıradan ve basit görülen canların omuzlarında taşıdığı; etinin, kanının, şehidinin üstünde duran, bil fiil nağmusunun ve ekmeğinin üstüne oturmuş ay yıldızlı bayrağın kurumu değil mi?

                Susmayı öğreneceksin ey insan! yahut Hak'kın sana emrettiği, bağışladığı özgürlüğün için ferdi yaşamsal hakların için kendini ezdirmeyeceksin. Elbette ki biriz birlikte bir milletiz, ancak! Bu içimizden birinin veya birilerinin haklarımıza tecavüz etmesine olanak tanımaz. En önemlisi; birlikte oluşturduğumuz kurumun, temel haklarımız üzerinden çıkar üretmemesi ve bize ait olan tüm değerlerimizi gözetmesi beklenirken.
Altan İlhan ARSLAN

27 Haziran 2012 Çarşamba

Mutluluk!


Mutluluğu arıyoruz hep, ama hiç sormuyoruz kendimize o nereden geçer ve nereye gider? Biliyor musunuz acının ekildiği yüreklerimizde, mutluluğun bir inşa çalışması olduğunu. Acıdan geçmeyip ona ulaşmanın yolunu arayan kaç kişiden birisiniz? Gece olmadan gündüzün olmadığını, karanlık olmadan ışığın olmayacağını kaç kişi hayal edebilir! Mutluluk dediğimiz şey nedir? İçimizde eksikliğini hissetmediğimiz, yaşamın tümleşik değerlerini bütünüyle algıladığımız bir sezgi değil mi mutluluk. Onu bir tek şeye bağlamak değil, onlarca nedeni varken hayatın, üstüne sadece birini almak akıllıca mıdır? Mutlu olmak; istemleri doyurmak çabası içinde olduğumuz, yaşayabilme savaşının içinde hak ettiğini düşündüğümüz eldelerin bizim olması değilmidir?  Kaçına sahipsiniz? Kavram kargaşasından çıkıp anlam yarışına girmekten ziyade, açıkça söylemeliyim ki mutlu olmak insanın kendisini anlamaktan geçiyor.

Ne istiyoruz hayattan, ne bekliyoruz? Küçük yaşamlarımızda arzuladığımız şeylerin boyutları o kadar küçük ki. O küçük değerlere sığmak mı istiyoruz. Nedir mutlu olmak? Birinin yüreğinde yaşamak mıdır, tamamlanmak bütünlenmek midir? O yaşamın altını çizen, üstüne anlam koyan, boşlukları dolduran bir hakikattir. O, özgürlüklerin içine sığmayan, her şeyi içine alan şekil barındırmayan, kâinatın her noktasını sarmış yaratılışın bir manası değil mi? Mutlu olmak canlı yâda cansız her varlığın hakkıdır. Mutluluk ‘sevgiden’ doğmuştur. Sevgi ilahi kudretin bir sıfatı değil mi? İnsanlara ondan bahşedilmiş bu duyguyu, var olmanın anlamı içinde bulmak varken, anlamsızlık içinde yakınmak niye. Acıyla terbiye ol ki hak ettiğin mutluluk olsun. Layık olduğun sevgi, onun sana takdiri olacaktır.

Mutluluğu bulmanız dileğimle…

24 Haziran 2012 Pazar

ORTA DOĞU- SON OYUN

 Sondan Bir Önceki Hamle

22 Haziran'da ne oldu? Düşürülen jetimizin arkasındaki gerçek ne?

Abd'nin 11 Eylül'den buyana yürüttüğü global dünyada yeni düzenin hayata geçirilmesi projesinin, askeri boyutlarının bir devamı niteliğinde olan Suriye'nin rolü çok büyük. Baba bush' den buyana İslam ülkelerinin üzerine yıkılmaya çalışılan terör yaftası sonuçlarını almak için provake edilen ikiz kulelerin yıkılması, hyper bir gücün son saund ayarlarını yapan kişilerce büyük bir çöküşün arefesinde olan Abd'nin yaşadığımız çağdaki son hamlelerini gerçekleştirmektedir. Bu bakımdan; Suriye, şimdiye kadar işgal edilen, saldırıya maruz bırakılan yahut politik ve silah zoruyla rejimi değiştirilen ve kaosa sürüklenen islam ülkelerinin içinde çok farklı bir konuma sahiptir. SSCB'nin yıkılmasından buyana Rus'ların dünya literatürü üzerindeki etkinliklerinin silinmesi, kendi iç meseleleri üzerine yoğunlaşmaları, ekonomik güçlerini yapılandırmak üzere dış etkinliklerini azaltmaları, ABD yerleşkeli emperyalist gücün harekete geçmesi için son derece yumuşak bir zemin hazırlamıştır. Bu fırsatın kapılarını sonuna kadar kullanmaya and içmiş kişi veya kişilerin yada oluşumların milyarlarca dolar harcayarak kurmaya çalıştıkları etnik projenin sosyo- ekonomik değişimi hedefleyen tek tip  insan modeline geçiş için, kimsenin gözünün yaşına bakılmayacağı bir kıyımı başlatmıştır. Herkesin dilinde olan 3. büyük savaş esasen 11 Eylül tarihinde başlatılmıştır. İnsanların şuur altına yüklenen demokrasi ve özgürlük kelimelerinin karşılığı olarak terörü oturtmaları, yapacaklarını haklı çıkarmanın dünya üzerindeki baskısından başka bir şey değildir. Bu yolla netice arayan oluşumun en zorlu virajlarından biridir SURİYE.

Rusların elinin güçlenmeye başlaması, ekonomik düzeylerinin yükselişi, askeri alanda yeni teknolojilere yönelmeleri eski SSCB döneminin gücüne dönüş hazırlıkları, hesapları olanların pekde işine gelmiyor. Gürcistan savaşı bunun bir provasıydı. Bu savaşı Ruslar kazanarak hala etkin bir güç olduğunun altını çizmiştir. İran denemesi ve akabinde Suriye bu çekişmenin hangi boyutlara gideceğini şimdiden bize işaret ediyor. Suriye'nin Ruslar için önemi ne kadar büyükse Abd yerleşkeli güç içinde o kadar tehlikelidir. Rusların Akdenizdeki tek ve yegane üssü buradadır. Lazkiye konuşlu Rus üssü, bölgede çıkarları olanlar için bir tehdit oluşturmaktadır. Dikkat edin dünya ekonomisi üzerinde paranın en yoğun döndüğü bir bölgededir Akdeniz. Ayrıca yeni düzende kurulacak bir hyper devletin oluşum sahasıdır. Bu bakımdan paravan bir güç olan Abd sadece bir lejyon devlettir. Vakti gelince gözden çıkarılacaktır. Bunun gerekçelerini veya püf noktalarını kendi iç borçlarına bakarak söylemek kısmen mümkündür. Bu borçların büyük bir kısmı dış kaynaklı ülkeleredir. Yani Abd bilinçli olarak borçlu tutulmakta ve bu borç ülkenin çöküşü için bir silah olarak ileriki zamanlarda kullanılacaktır. Abd'de yaşayan insanların değişik kökenli ve milletlerden oluşturulmasının amacı gevşek bir bağla bir arada tutulmak istenmesindendir. Gerektiğinde bu bağın çözülerek bir iç savaş çıkartmak çok kolay olacaktır. Bu kobaylardan oluşan lejyon devletin ömrü zaten çok uzun olamaz, olmayacakta. Son çeyrek asırda gerçekleşen olaylar ABD'yi iyiden iyiye zora sokmuştur. Bu nedenle bu ülkedeki gizli güç elini çabuk tutmak isteyecektir. Onların tasvurundaki projelere sadık kalanların misyon yürütme çabalarıda bundan kaynaklıdır. Obama bunun eseridir. Ancak oda dünya üzerindeki misyonunu gereğince yerine getirememiştir. Önümüzdeki seçimlerde kazanması mümkün görünmemektedir. Kazanacak olan kişinin uygulayacağı politikalar genelde savaş konuşlu olacaktır. Bu savaşın merkezi ( Suriye, Türkiye, İran, Azarbeycan, Ermenistan, Irak, Pakistan)

Olacağı su götürmezdir. Bölgede tırmandırılmak istenen gerilimin nedeni projedeki zaman kaybının önüne geçilmek istenmesidir. Çok para ve zaman kaybedilmiştir. Telafisi ise Türkiye'nin bir an evvel aktif bir oyuncu olarak ileri sürülmesidir. Bunun için Hem siyasi iradenin hemde halkın üstünde psikolojik olarak baskı yapmaktır. Son zamanlarda gerçekleşen terör eylemleri olsun, F4 savaş uçağımızın düşürülmesi olsun bu oyunun bir senaryosudur bu. Biz Türklerin kararsızlığı, etkin bir şekilde boyunduruk altına alınamayışımızın bir bedeli olarak uyguladıkları bu kan politikası ile halk ve siyasi irade kışkırtılmaktadır. Bu noktada yapılacak en önemli husus hassasiyetleri gözeterek, milli çıkarlar dahilinde savaşı göz ardı ederek hareket etmektir. Hiç bir şekilde başka ulusların iç politikalarına müdahele ederek, kendi çıkarlarını empoze etmenin haklı bir yanı yoktur. Demokrasi bir rejimdir isteyen kullanır istemeyen kullanmaz. Sosyalizimde bir rejimdir, globallik adına tek kutba doğru itilmek istenen ülkelerin kendi kültürlerinden, değerlerinden, ahlaki ve ananevi değerlerinden vaz geçirmeye çalışmak iddiasında bulundukları insan hak ve özgürlüklerinin ne kadar bağnaz ve yobaz olduğunun bir ispatıdır. Demekki iddiasında bulundukları rejim o kadar iyi bir şey değil.

Bunu savunabilmek için döktükleri kan ve yaptıkları alçak eziyetleri görmezden gelemeyiz. Kaybettiğimiz kültürel ve sosyal değerlerimizi unutmayalım. Gittikçe yabancılaştığımız milliyetimizi kendimiz sorgular olduk, kendi milliyetimize düşman olanlarımız var. Bu nice bir haldir ki hangi zemine mesnet bir şekilde tutunup kendi ahval ve değerlerini hiçe sayar? Böylelerinin esasen ABD içindeki bu güç odağının belirlediği insan tipi olduğunu unutmayalım. Bunlar ülke için bir tehdittir. Bunlar sınır ötesindeki düşmandan daha tehlikeli bir düşmandır. Bunlar içeriden silahsız savaş yürüten, bir ülkenin temelini oluşturan tüm değerleri aşındıran ve sorgulatan Emperyalizmin askerleridir. Bunlar önemli noktaları tutmuş maddi güçleri yüksek, yaşam seviyeleri oldukça iyi,  her meslekten ve seviyeden insanlardır. Kendi içimizde süren bu global savaşı durduramazken, komşu ülkelerdeki aynı gerekçeli savaşlara ve sıkıntılara müdahil olmak aptallık değilde nedir? Mustafa Kemal Atatürk'ün, o büyük liderimizin bugünleri o zamandan görerek söylediği '' Yurtta sulh cihanda sulh'' sözünün ne kadar doğru olduğu ortadır. Unutmayalım ki Atatürk'ün vefatından sonra ülkemiz üzerinde etkinliklerini doruk noktasına çıkartan bu gizli gücün bizi dünya üzerinde ekonomik refah ve teknolojik düzeyden 50 yıl geriye atmaları, bugün uygulayacakları politikaların bir çalışmasıydı. Hiç  bir zaman sanayide ve bilimde ilerlememizi istemedikleri gibi kendi kaynaklarımızı kullanarak bizi borçlu çıkartmışlardır. Halada bu politikaları etkin bir şekilde kullanmaktadırlar. Değerli cevherlerimizi sömürebilmek adına, bölgedeki coğrafik konumu gereği, dünya üzerinde önemi büyük olan topraklarımızı kendi çıkar ve arzularına göre kullanmanın hesaplarını yapan bu gizli gücün bölgede etkinlik sağlayabilmesi ya işgal yoluyla yada rejimlerin onlardan emir alan yöneticilerden oluşmasını gerektirmektedir. Unutmayın! Atatürk'ün gençliğe hitabesi bunu işaret eder! Bugün yaşananlar 3. dünya savaşının en sessiz halidir, ancak bu sessizlik çok uzun sürmeyecek. Parası ve zamanı azalan global gücün bölgede büyük bir savaş çıkartması an meselesi. Dünya nüfusunun büyük bir kısmının harcanabilirliği üzerinde duran bu güç, büyük bir savaştan yapacağı karı hesaplamaktadır. Milletlerin ve devletlerin yok oluşu onların planlarının bir parçası değil esas noktasıdır. Ana temelidir ve bu noktada bizim milletimizde harcanabilir milletler arasındadır. Bölgede çıkacak savaş konvasiyonel olmaktan sıyrılıp, nükleer bir savaşa döndürülecektir keza İran'a yönelik saldırıların nedeni bunun altının doldurulması içindir. 11 Eylül'de aslı olmayan iddialarla ortaya atılmış, bu savaşın başlatılması için tezgahlanmıştır. Bütün dünya bu tezgahtan geçirilmek isteniyor. Biliniz ki insanların çoğu yok olacak, ne kadın ne çocuk ayırt edilmeyecek. Hayvan ve bitki örtüleri tarih olacak Yüzlerce yıl hiç bir insanın ayak basamayacağı radyo aktif bir yasak bölge oluşturulacak, bu bölgelerde özel donanımlarla yer altı kaynakları sömürülecek hiç kimseye hesap verilmeyecek bir döneme girilecektir.

Büyük savaşlar küçük bahanelerin üstüne oturtulmuş, büyük çıkarların bir hesaplaşmasıdır. Uçağımızın düşürülmesi bu bahanenin oluşturulması için atılan bir adımdır. Amaç ne Suriye'deki rejimin bozukluğu nede insan hak ve özgürlüklerinin iyileştirilmesi. Tamamen kült çıkarlarını artırmak uğruna, böyle nedenlerin arkasında siper almış hainlerin kazanma hırsıdır. Buna mukabil, onlara karşı durabilecek bir kaç devletten biri olan Rus'ların bölgede tetikde beklemeleri, güney ordularını teyakkuza geçirmelerini  başka nasıl yorumlarız. Uzun zamandır bugünü planlayanlar, yüzmilyonlarca hatta milyarlarca insanın ölümüne çoktan imzayı atmış an ve an o günün geldiğini bize hatırlatmak istiyorlar. O uçağı düşüren Suriye değildir, kıyamet günü gibi bir savaş başlatılmasını planlamış olan yahudi bir oluşumun tertibidir. Düğmeye basan parmak her ne kadar Suriye'linin olsada insanları bu noktaya sürükleyen gerçek o ki, 11 Eylül'ü tertip edenlerin o tarihden bu yana yaptıkları dayatmalar, işgaller, estirdikleri terör ve kaosun bir sonucudur.

Hala bulunamayan pilotlarımızın sağ olduğunu dilemekten başka bir şey elden gelmiyor. Ancak; onların istediklerini vermemekte bu pilotlarımızın değerli yaşamlarını onure etmek adına önemli bir adım olacaktır. Biz kendimizi ve sorumluluklarımızı bilmek zorundayız. Milletçe, tarihi boyunca yaşadığı topraklar üzerinde haksızlığa meydan bırakmamış, insani değerleri öncelikli tutmuş, kültürüne, geleneklerine ve milli değerlerine daima sahip çıkmış bir ırk olarak, asla bunu unutmayalım. Verilecek kararların; çocuklarımızın geleceğini, varlığımızın teminatını elimizden alacak, fütursuzca etkenlerin tahrikiyle olmamasını diliyorum. Dış etken ve tahriklerle bir ülke yönetilmeyeceği gibi, unutmayınız! elde edilecek çıkarların bir gün aleyhinize dönecek olmasıda kaçınılmazdır. Milletiyle kucaklaşmayan, yeryüzünde hiç bir toplum içinde huzur bulamaz. Kendi içinde doğru kararlar verebilmenin en sağlam yolu, miletiyle bütünleşmiş bir yönetimdir. Zaten milletinden gücünü almayanların içinde bulundukları durum ortadadır. Onların ne kadar kolay bir hedef olduklarını son on yılda hepimiz gördük. Son iki yıldır şiddeti artan saldırıların yapıldığı ülkelere bakınca bu çok daha kolay anlaşılır.

Üsütümüze düşen görev milletçe birbirimize sımsıkı bağlanmaktır. Her ne olursa olsun, ''Denize düşen yılana sarılır'' mantığını bir kenara iterek bizi yönetenleri gerekirse uyarmalıyız. Halk bu güce muktedir dir. Seçimlerde oy isteyene, kazandığında hesap sorma yetkisi vardır. Nasıl ki onlar kendi atadıkları memurlara bunu söyleye biliyorsa halkta atadığı hükümete bunu çok rahat söyleyebilir. Böyle bir sistemde hiç kimse tarafından sorgulanan bir açık bırakılmaz. Halk ve yönetim iç içedir, topyekün bir hareket söz konusudur. Hiç bir çıkara ve odağa meydan verilmez. Ancak bu takdirde güçlü bir Türkiye, dünya coğrafyası üzerinde barışın ve insanlığın savunucusu olacaktır.

Ortadoğuda çevrilen filimin, kalıtsal sonuçları halka açıklanmalıdır! Gizlenen gerçeklerin getireceği acı, ızdırap ve kaosun boyutları bilinmektedir. Son otuz yıldır hazırlığı süren senaryonun halkımıza yaşatacağı kabuslar, başımızdakilerin gizli çıkarları ve saman altı yürütülen politikalar ne yazık ki bu millete yakışır bir davranış değildir. Sizlerin üç beş kuruşa tenezül ederek, haysiyet ve onurundan vaz geçmiş bir vatan evladı olduğunuza gönül inanmak istemiyor. Bunun bedelini milletçe ödemekten gocunuyoruz. Bu çok açık, gerektiğinde millet kendi öz savunmasını kurmaktan ve özlük haklarını kullanmaktan geri kalmayacaktır. Miletinin refahı ve geleceği üzerine çalışmayan, dış odaklı çıkarlara bir kaç kuruş için boyun eğen aciz yönetimlerin bu ülkede yeri yoktur. İşlenen günahın tövbeside olamaz.

Bütün bunlar ışığında ülke geleceğini direkt etkileyecek kararlar verilirken, milletini göz ardı etmeyecek bir yol izlenmeli. Kararlar verilirken siyasi değil, milli çıkarlar gözetilmelidir. Aksi takdirde bedeli millete ödetilen kararların hesabı sizlere sorulacaktır.         

Düşen onurlu TÜRK ORDUSUNUN bir uçağıdır, ancak çoktan başlamış bir savaşın üstüne basılmış bir mayınıdır. Şimdi bu mayın patlarsa sonuçları ne olur, biz bunun üstünde duralım.  


6 Temmuz 2010 Salı

Niceliksel Nitelemeler

                Aslında hiçbir temel konuya değinmeden kendimi fikirlerin rüzgârına salık vermiş bir halde öylesine yazmak, her yere her şeye dokunup geçmek istedim. Bu; uzaktan izleyen yakını göremeyenler için her ne kadar sıkıcı dursa da içten bir ifadenin reddidir. Yakın bir benzetmeyle rüzgârın kendisi ile ona kapılmış nesnel bir varlığın beraberinde obje obje gezmesi gibidir. Biri izafi görevini arz ederken diğeri korkularıyla yüzleşir. Benim üstünde duracağım konu diğerleridir.
               Onlar; zaaflarıyla toplumun temel niteliklerini çiğneyen, insanın doğada çirkin yüzünü temsil eden embesil benlikleriyle bir yabani ot gibidirler. Verimin orta yerine düşmüş, değerleri tüketen ahlaksızlık ve şahsiyetsizlik kıvamındadırlar. Yazık ki, kavramsal bir dünyada amacı betimlenmiş bir hayatın, bu kadar basit ve değersizler elinde heba edilmesi ne için gereklidir. Sonu başından belli bir gidişatın, içine etmekten kendini alamayanlar, işte onlar ki manasızlığın nifak tohumlarıdır. Hayatın dengesi varlığın temel kavramı olan adalet iken, toplumsal niceliklerle zayıflatılmış ve hatta kötülüğün ve uğursuzluğun lehine çevrilmiyor mu? Düşünsel ve cisimsel her aktivitenin ortak bileşenleri toplum aleyhine doğru azgın bir nehir gibi çevrilmekte, öz değerlerin kült yapıya aykırı ve hastalık derecesinde kirletildiği çok açık değil mi? Ahlaksızlık, arsızlık, nağmusuzluk, hırsızlık, densizlik, çapulculuk, bekasızlık, saygısızlık, inançsızlık ve erdemsizlik üstüne inşa edilmiş bu tarifsiz çirkin dünyanın insana bakan yüzüdür onlar. Onlar; aramızda yaşayan ışığın karanlığıdır. Gülmenin aksidir, umudun hırsızıdır, bataklığıdır yeşil ve renkli dünyaların. Fırsat kollayan bir gölge gibidirler, bencilliktir mayaları, geri vermeksizin almak üstüne kurulu aldatmaca ve şaşırtmacaların elbisesidir giydikleri insan.
              Bir sonsuzluğu anlatmak ne kadar kolaysa, bir iyiliği anlatmakta o kadar zordur. Beklentisiz yapılan faaliyetlerin şüphesiz bir karşılığı olacaktır. Belkide hiç ihtiyacınız yokken, bir tebessüm gibi hayat karşınıza umulmadık bir cevapla çıkabilir. Ancak dürüstlüğe, doğruluğa ve samimiyet üstüne yapılanmış bir toplum düşünün ki kötülükten yana aciz içinde her türlü hastalık ve sıkıntı yaşasın. Bir toplumda temel değerlerin, başka bir toplumun zıt değerleriyle örtüştürülmeye çalışılması ve bunların temel yasa haline dönüştürülmesi ancak bu kadar tesirli ve zararlı olabilirdi. Hitlerin; bütün dünya için düşündüklerini, yaşanan büyük acılarla öğrenmiş bulunanlar, şimdi daha sinsi ve tehlikeli bir işgalin kapısındalar. Ahlak ve namus üstüne biçimlenmiş, ruhsal değerlerin maddevi karşılıklarını oluşturma telaşı ile süsledikleri mesnetsiz arzuları coşturan, ilkesiz ve biçimsiz bir model ile ihya olacağını düşünme yanılgısı, bir bardakta eritilmektedir. Atatürk "Bir milletin ahlak değeri, o milletin yükselmesini sağlar." derken, neyi kastetmiştir? Veya "Hiçbir millet yoktur ki, başka bir milletin tavsiyesi ile yükselsin." Bu anlamlı cümlelerin gideceği yer neresi acaba? Hangi yürek ve baş tarihine ihanet edecek kadar ihtiraslı bir oyunun oyuncusu olmak için çaba gösterir. Biz; ruhu binlerce yıldır acı ve ızdırapla terbiye olan bir toplumken, zulmetmeden; zulmün vereceği ızdırabı kendi içinde yaşayan bir kültüre sahipken hala hiçbir olaydan ve neticeden ders almaksızın, yalan ve riya içinde olanların ellerine âli hükümranmış gibi teslim oluyoruz. Bu nasıl bir mizaçtır ki katlanmak arzusuyla alkış tutuyoruz. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bunu tartabilmektedir maharet yâda gelecek her tülü belaya hazır olmaktır. Temel dileğim bazı gerçeklerin çok geç olmadan halkımız tarafından öğrenilmesi ve tepkisiz kalmamasıdır.

A.İlhan ARSLAN

8 Kasım 2009 Pazar

UZAKLAŞMA & ERİME


Zaman: var oluştan beri tek değişmeyen ve hatta var oluştan bile eski kadim bir varlık. Varlık diyorum çünkü bilimsel olarak bir termoloji sayılsa da, yaşayan akılların tasavvur ettiği her şeyin, var oluş silsilesine sığdırıldığı tanımların en başındadır. Her şey zamanla birlikte başlamıştır. Zamanda döngü söz konusu değildir bir başlangıcı olduğu gibi sonsuzluğa giden bir ucu vardır. O halde geçmişe dönüş olmayacağı aşikârdır, ancak geçmişin günümüzde tasavvur etmeyeceğini düşünmek yanlış olur. Çünkü yer ve oluş kavramı geçmişle özdeş olduğuna göre, olayların çıkış şekli ve akışı zamanımızla örtüşecektir. Sadece malzeme farklılığı bunun yadsınmasına neden olacaktır, buda şaşırtıcı olmamalıdır. İnsanların; doğum, sonrası gelişme ve ölüm halleri zamanın durdurulamaz akışına bir işarettir. Zaman içinde değişmeyen hiçbir varlık yoktur. Her şey değişirken sadece zaman değişmez, o tüm çağlar boyunca aynı kalmışken, kâinat bile bulunduğu ilk konumundan çok ötelere geçmiştir. Sürekli değişen ve gelişen bir maddevi âlemden söz ediyorum. Sadece insanların sayısı artmıyor, kâinatta; kütle ve hacim olarak mevcut olan galaksilerin ve onları oluşturan yıldız sistemlerinin uzayda kapladıkları yerinde arttığı görülürse zamanda mekânın büyüdüğünü söyleyebiliriz. Bu, bilimsel olarak gözlenen ve verilerle ortaya konan bir gerçek. Burada zamanın sabit kalırken uzayın büyüdüğü söylenemez, zaman büyürken; uzayda hacmi sabit, kütlenin kapladığı alan değişmektedir. Zamanda; mekânın büküleceği bir yöne doğru gitmekteyiz. Eşitlikten eşitsizliğe doğru bir yönelme bir uzaklaşma da diyebiliriz.

Bundan tenkit ettiğim nokta ise şuurlarımızın evrende gelişen bu durumla benzeş ortaklıklar içermesi. Yani özün ötelenmesi ve iç benliklerin birbirinden uzaklaşması sonucuna doğru gidilmektedir. Bunu şu şekilde örneklemek gerekir ( Geçmişte insanların sayısı günümüze göre daha azdı, yakın geçmişte bu azlığa rağmen insanların birbiriyle olan içsel iletişimleri yani aralarındaki insani bağ son derece iyiydi). Dostluk, arkadaşlık ve samimiyet bu içsel iletişimle pekişiyordu. Güven, bu iletişimin neticesinde otomatik olarak ortaya çıkıyordu ve bu kesinlikle yargılanmıyordu. Yine bu yakın geçmişte insanların kullanabileceği bilimsel iletişim araçlarının günümüzdeki gibi olmadığını ekleyelim. Buna rağmen içsel iletişimin kurduğu bağdan dolayı insanlar birbirlerini uzun yıllar görmeseler bile, kavuştuklarında sanki dün ayrılmışlar gibi birlerini tanır ve sayarlardı. Samimiyetlerini ifade etmekte hiç zorlanmadan gösterebilmekte ve şüpheye düşmemekteydiler. Bunu günümüzle nasıl kıyas edebiliriz ki, şüphesiz hiçbir şey anlamsız ve altı boş değil. Her oluşun ve olayın bir açıklaması var. Zamanda sonsuzluk söz konusu iken madenin bir döngüsü olduğunu unutmayalım, yani bir dönüşümden bahsediyorum eşitsizliğe doğru bir yönelmeden bir uzaklaşmadan bahsediyorum. Peki, bu nedemektir?

Günümüzde mesafelerin kısaldığını, iletişim imkânlarının sınırlarının zorlandığını hesap edelim ve buradan yola çıkarsak teknik olarak iletişimin son noktasında iken içsel iletişimin diğer uç noktaya kaydığını görebiliriz. Yakın geçmişte olduğu gibi samimiyetlerin veya insani bağların kurulamadığı, güvensizliğin tırmandığı, endişe ve kaygının hortladığı görülür. Netice olarak karmaşa ve buhran içsel iletişimin koptuğu yerde devreye girmiştir. Peki, neden? Bu böyle olmalımı, bu zaman içinde olması gereken bir neden mi? Benliğin zaafları zamanla ters orantılı olmasada, zamanla örtüştüğü içindir bu tüm zamanlar için geçerlidir. Çünkü benlik aynı malzemeden tasavvur edildiğine göre, zaaflar zamanla da aynı kalacaktır.

Erime(buz dağı): Zamanın sonsuz döngüsü içinde insanların gelip geçtiği mekânda neler oluyor? Tarih boyunca insanoğlunun yaşamsal değerleri, iyiden kötüye bir seyir içinde geçmiştir. Bunu, tarihin tozlu sayfaları ve bize miras olarak kalmış tarihsel kalıntılardan rahatça anlayabiliyoruz. Hem antropoloji hemde arkeoloji bilim dallarının bu konuda bize sundukları ayrıca diğer bilim dallarının ortaya çıkardığı veriler doğrultusunda, şunu söyleyebiliriz; insansan oğlunun yeryüzüyle tanıştığı günden buyana sinüsoydal bir ahlaki eğilimin mevcut olduğu ve bunun bir devinim içinde döngüsel olduğunu itiraf etmek gerekir. Nedir bu ve ne anlama gelir? Basit bir cevapla her çıkışın bir inişi vardır deriz. Ahlaki değerlerin, insani değerlerin altına düşmesiyle karanlık bir dönemin başlayacağını bunun tarih içinde pek çok kez tekerrür ettiği, eğitim alan, kitap okuyan, tarihle tanışık, kültürel değerlere haiz ve inancı bütün insanların bildiği bir vakıadır. Bunun dışında üstünkörü gelişi güzel cevapların, hoşnut olmayan kesimlerin bir savunma anlayışı içinde içi boş anlamsız cümle savurganlığından başka bir şey ifade etmeyecektir. Nedeni, istifade ettikleri kaotik ortamdan faydalanma hırsıdır. Çünkü sahip oldukları ahlaki erozyonun akılsal körlüğü içinde harama göz dikmek, başkalarının olana tecavüz etmek, çalmak çırpmak ve kirletmek eğilimi onların en belirgin tanımlarıdır. Bu durum ancak ahlaki değerlerin erimesiyle ortaya çıkar. Günümüzde bunun çok hızlı bir şekilde yayıldığını ve bir davranış biçimi haline geldiğini söylemek üzüntü verici bir sonuçtur. İletişimin hızla yaygınlaştığı toplumumuzda ahlaki erimenin önüne geçilememesi ülke yönetiminin kati bir suçudur. Toplumun sosyal yapısını korumak ve geliştirmekten sorumlu olan devlettir. Yasaların uygulayıcısı olan devletin sosyal gelişmeleri, varlığını oluşturan ilkelerin himayesi altına almayıp, toplumu bir ahlaksızlık pençesine iten başıboşluğun nedeni olarak görmekten başka nereye varılır. Bu durumun muhatabı devletin kendisidir. İradesi zayıf ve uygulamada aciz bir yönetimin sergilediği bu Kaotizim ülkenin temellerine konmuş bir dinamit olarak görülebilir. Erime dediğimiz ahlaki değerlerin hızla bozulması, bizim geçmişten gelen ataerkil değerlerimizin yok edilmesiyle son bulacaktır. Yapılan çalışmalar bu yöndedir. Hedef saptırılarak çirkini güzel gibi gösterip, somut bir şekilde, insanların hayalleri ve arzuları üzerine kurulmuş bu kirli ve çirkin tuzağın pençesinde kalan halk, aciz ve bitap halde hızla değerlerini yitirmekte, özünü kirletmektedir. Bunun kanıtlarını isteyen veya dileyen, mahkemelerde açılan davalara, yazılı ve görsel medyanın yayınlarına göz gezdirebilir. Maalesef, gözlerimiz her zaman buz dağının su üstünde kalan kısmına bakıyor oysaki asıl gerçek suyun altında yatıyor. Artık oraya bakmanın zamanı gelmedimi? Suyun üstünde kalan kısım hızla eriyor, oysa altı son derece muhafazakâr ve mutlu. Çünkü her şey istedikleri gibi şekilleniyor, yani erime. Buna toplumsal yozlaşma diyebiliriz. Zaman içinde gelinen nokta budur. Hızla gidilen yer mekânda bir çözülmedir, bu ahlaki bir çözülmedir. Geçmişten geleceğe aşağıya doğru bir ivme söz konusudur. Teknolojiyle ve görsel hicivlerle süslenmiş bir yanılsama ile doğru gösterilen pek çok yanlış maalesef özümüzdeki bütün doğruları götürmektedir. Allah sonumuzu hayır etsin…

19 Temmuz 2009 Pazar

Beklenen Özlenen İstenen Bu Değil…


İnsan şekliyle, aklıyla ve hissiyatıyla yaratılmışların en güzelidir. Bu güzelliğe layık olmak; hayattayken yapılacak doğru ve mühim işlerle, inanç bütünlüğü içinde, sahip olduğumuz her şeyin değerlendirilmesidir. Kutsal değerleri olmayan, maddi âleme muktedir, hiçbir hissiyat içine girememiş cukkadan yaşayan değersiz bedenlerin içimizde yer etmesi ve ettirilmesi bizim için bir utanç vesilesidir. Bu utancı yaşamak hiçbir toplum bireyinin boynunun borcu değildir. Bu durum; vatandaşlık vazifesi gereği bu kenelerin, vücudumuzdan beslenmesi anlamını taşımıyor.

Yapıcılık özelliği olmayan, insanlığın ince ayarlarına sahip olamamış, kültürel yozluğun bu lider sınıfı, boğazda denize nazır yaşar, kadının en güzelini ve en pahalısını, hayatın kolay ve renklisini, imkânların her türlüsünü devletin ya boşluğundan yâda gafletinden hiçbir kitaba ve inanca sığdırmaksızın yer içer ve ölür giderler. Ne kaybedecekler yahut kaybedecek neleri var ki? Hiçbir özre sığmayacak illegal kazançlarla edindikleri mal ve statü kime yar olmuş. İnsanları bir araç gibi görmek, kazanmanın hırsıyla ezip geçmek, zenginliğin yoludur deyip iyi niyeti su istimal etmek! Bir taraftan hak ve hukuku çalıp diğer yandan günah çıkaran ve bu yolda yapılan işlerin aldatmacası içinde toplumun önde gelenleri, sizin için insani bir tanım bulamıyorum. Yediğiniz, taş gibi midenize oturmasada, içtiğiniz zehir zıkkım olmasada, size her yer ova, denizler sütliman olsada her şeyin bir bedeli olduğunu almanız, taş kafalarınız için zor görünüyor. Toplum ahlakını hor görmek, edep ve kuralları çiğnemek, töreleri reddetmek, milli kültürü yozlaştırmak, bizim kaldırabileceğimiz türden bir değişim değildir. Zaten insani değerlerle örülü, çelik gibi bir iradeye sahip imkân ve olanaklar dâhilinde yaşayan Türk toplumunun yüreğine sokulan bu batı dayatmalarının sonuçları bir faciadır. İnsani değerlerin aşağılara çekilerek getirilmek istendiği yer; medeniyetler seviyesi değil! Rezillikler ve fuhuş yuvası yapılmak istenmesidir. Bunun için medya en güzel uygulama aracı olarak her türlü imkânı sunmakta ve bu lider sınıfın ihanet marşına koro olmaktadır.

Ülkemizin yaygın değerlerini, bu zatı şahanelerin emelleri doğrultusunda şekillendirmek, ne tarihini bilen nede insani değerlerini yaşayan Türk Ulusunun bir eseri olamaz.

12 Haziran 2009 Cuma

Temel Gaye Yaşamak


Yaşamak; var olduğunu bilmek, nefes almak sadece görmek yâda işitmek değildir. Onun tarifi yaratılışın gayesinde saklıdır. Hayat bize sunduklarıyla anlam kazanır, onun güzelleşmesi için paylaşmak gerekir. Paylaşmak özveri ister, asaletin bir vecibesidir. Hayat; su içmek, uyumak, oksijen alıp karbondioksit çıkarmak değildir. Yaratılan bütün güzelliklerin birlikte seyredilmesi, yenmesi, içilmesi ve el ele birlikte yarının umut edilmesidir. Hayat bir paylaşımdır tek başına anlam ifade etmeyen bir bütünlüğün tanımıdır.

Oysaki bu narin ve ince ruhu kirleten, yaşamanın ne olduğunu bilmeyen, varlıkların çığ gibi arttığı bu bilgi çağında ben yaşıyorum diyorsanız önce bunun anlamını bilmenizi tavsiye ederim. Etrafınıza bir bakın, insanlar nelerle meşgul, yaşamlarını nasıl idame ediyorlar sonra dönüp kendinize bakın, içinizde sizi rahatsız eden bir duygu oluştumu? Belki biri yâda birilerinin hayatınıza olumsuz tesirlerini anımsayacak, rahatsız olacaksınız. O biri hayatınızın bir anını çalmıştır, emeğinizi gasp etmiştir, rüyalarınızı ve umutlarınızı heder etmiştir. İşte o biri yaşamanın ne olduğunu bilmeyen insanlık dışı bir varlıktır, ona insan denemez. Çünkü yaratılışın gayesinde olmayan işlerle meşguldür, kendi gibi hayat bulmuş bir insanın yaşamına bir asalak gibi yapışmış, duygusuz ve değersiz yaşamını kurtarmanın peşindedir. Güzellikleri paylaşmak, birlikte yarınları var etmek, el ele zorlukları aşmak ancak inançlı ve kararlı ruhların bir ahengidir. Karmaşa ve terör; kararsız ve tek başına, bencil amaçların bir öğretisidir. Kaos beslendikleri bir ortamdır. Bunlar yaşamın karşısında bir zıtlıktır. Nerde bir lüks ve şaşa varsa orda karmaşa ve kaos vardır. Paylaşmayı bilmeyen, sadece kullan ve at mantığıyla var olan, kendince sosyolojik aldatmaların arkasına sığınmış bu yaşam budalaları, halkın üstünde bir ayrıcalıklarının olduğunu farz ederek, mutluluk tablosu çizerler. Oysaki hayat hakkaniyet üstüne kuruludur bunu aşmak bindiğin dalı kesmektir. Neticede hayatın anlamını bilmiyorsanız size bunun bedelini bir şekilde mutlaka ödetecektir.

Herkesin yaşamlarının değerini bilmesi adına, haklarına sahip çıkmalarını, ortak değerlerin bireysel ezilmelerle elinizden alınmasına izin vermemenizi diliyor hayatınızın insanca geçmesini arzu ediyorum.